17 Ekim 2026 Cumartesi

Üzüm Buğusu 2

Not: 11.12.2013 tarihli “Üzüm Buğusu” yazısına cevap olarak yazıldı.

 

Cam yine buğulu.

On üç yıl sonra..

Cam aynı cam değil. Evler değişti, pencereler de..

Buğu değişmedi ama.

Damla da yine direniyor.

Kıpırtısız şimdilik. Sakin.

Ben bu kez acele etmiyorum.

Bir başkasının gelip sükûnetine son vermesini beklemiyorum sabırsızca.

O zaman tek nefeslik bir hakkım olduğunu sanmışım.

Durursam susacağımı, susarsam bir daha konuşamayacağımı...

Harfler tükenene kadar anlatmışım. Nefes almadan.

Bir yanılsamaya.

Okuyunca nefes almak istedim.

Uzun uzun.

Aldım.

Şimdi biliyorum; durmak susmak değilmiş.

Nefes, cümlenin bir parçasıymış.

Virgül de öyle.

Hatta bir nokta da..

 

Parmağımı cama değdiriyorum.

Bir çizgi çekiyorum.

Buğunun içinden ince bir çizgi.

Ardından dışarısı görünüyor.

Gerçek bir sokak, gerçek bir ışık..

Yanılsamadan daha az parlak.

Ama yerinde duruyor.

Ben sustuğumda kaybolmuyor.

"Söyleyeceklerim henüz bitmedi." demişim.

Bitmemiş, doğru.

Bir kâğıda, bir taşa, bir insana..

Cevap verebilecek her şeye ve hiçe.

Bir damla daha geldi yanına.

Birlikte olunca aktılar.

Onları durdurmaya da çalışmıyorum.

Akmak da durmak kadar değerli.

Daha iyi diye bir cümlem kalmadı artık..

Cam yeniden buğulanıyor.

Çizdiğim çizgi yavaş yavaş kapanıyor.

Olsun.

Nerede olduğunu biliyorum.

ZDB · inbetween.consulting/kurucu

10 Ekim 2026 Cumartesi

Korkuyorum. Yine de…

“Korkarsan, kaybedersin.”

Demişim.

On yıl önce.

O kadar emin yazmışım ki, şimdi karşısına geçip bir şey söylemeye çekiniyorum. İtiraz etsem, elindeki kalemi masaya bırakıp bana uzun uzun bakacak o kız.

Ne oldu, diyecek.

Korktun mu?

Biraz.

Biraz mı?

Peki. Bazen oldukça.

Ama otur. Hemen kızma. Sana anlatacaklarım var.

⸻

Gece yine uyanığım.

Bu kez uyandığım için değil; henüz yatmadığım için. Arada bir fark var. En azından sabaha karşı kendime böyle açıklıyorum.

Masada bir bardak su duruyor. Susamayı beklemeden getirmişim. On yılda edinilmiş küçük bir beceri. Küçümsemeyelim.

Bir de taş var.

Evet, hâlâ.

Kâğıtların yanında, ışığın altında. Elimi üzerinde gezdiriyorum. İncecik bir damar geçiyor ortasından. Parmağımla takip ediyorum; dönüyor, kayboluyor, başka bir yerden yeniden beliriyor.

Buradan çalışılır mı, diye düşünüyorum.

Sonra ışığa biraz daha yaklaştırıyorum.

Belli ki uyumayacağım.

⸻

Eski yazımı okuyorum.

Sol yanım, sağ elim, sol elim…

Hepimiz buradayız.

Sağ elimin bir parmağında hâlâ kalemi fazla sıkmaktan oluşan o küçük sertlik var. Sol elim kâğıdın köşesini tutuyor. Ben fark etmeden yapıyor bunu. Yıllardır.

Sol yanım hakkında aynı sakinlikle konuşamayacağım.

Biraz önce gayet iyiydi. Sonra aklımdan bir ihtimal geçti.

Aslında yalnızca geçti.

Kendisine yer gösterilmedi. Herhangi bir söz verilmedi. Hatta oturması bile teklif edilmedi.

Ama o hemen ayağa kalktı.

Buyurun, dedi.

Buyurun, biz sizi bekliyorduk.

Biz mi?

Benim neden bundan haberim yok?

⸻

On yıl önce ellerime bakıp parçalanmaya hazır olduklarını yazmışım.

Okuyunca gülümsedim şimdi.

Sonra elim, diğer elimin üstüne gitti.

Öylece kaldı.

İnsan kendi yazdığı bir cümleye dokunmak isteyebiliyormuş. İçinden bir kelimeyi çekip almak, yerine başka bir şey koymak…

Hazırım, evet.

Ama yalnızca buna mı?

Tutmaya da hazırım. Yapmaya, okşamaya, bir masanın üzerinden uzanmaya. İki avucumun arasına bir yüzü almaya.

Ben neden ilk önce dayanıklılığımızı düşünmüşüm?

Bunu sorunca o kız biraz sustu.

Ben de üzerine gitmedim.

Biliyorum çünkü. O zaman öyle gerekiyordu. Elinde ne kaldığına bakıp onunla devam ediyordu. Bir elini kullanamıyorsa diğerini uzatıyordu. Bazen aklına başka bir yol gelmiyordu.

Ah güzel çocuk…

Sana şimdi buradan akıl vermek kolay.

Gel, yanıma otur.

Kalemi yine sana vereceğim.

⸻

Superman meselesi çözülmedi bu arada.

Hâlâ tanışmıyoruz kendisiyle.

Artık havada yakalanmakla ilgili beklentilerim biraz değişti.

Anlaşılmak. Kuşatılmak.

Bunlar da oldukça doğaüstü gelebiliyor.

Üstelik pelerin gerekmiyor.

Sanıyorum bir sandalye daha yeter.

Masanın öbür tarafında var.

Bazen gözüm oraya gidiyor. Bunu bir eksiklik hissine dönüştürmüyorum. Suyu, ışığı, havayı, yastığı tek tek sorgulamıyorum bu sefer.

Bazı geceler yalnızca bir tane fazla olsun istiyorum.

Bir tane daha fazla sol yanıma.

Ve belki bir tane daha fazla sağ yanıma.

Her baktığımda konuşmak zorunda olmadığım ama konuşursam sesimin kendisine ulaşacağını bildiğim biri.

Sevgili suskun…

Bak, hâlâ sana benzer birine sesleniyorum.

Yalnız bu kez arada cevap da bekliyorum.

On yıl olmuş. Birkaç kelime birikmiştir herhâlde söyleyeceğin.

⸻

Taşa dönüyorum.

Eskiden daha ilk bakışta bitmiş hâlini görürdüm. Hemen. Daha dokunmadan. Neresi oyulacak, neresi inceltilecek, ışık nereden geçecek…

Sonra gördüğüm şeye öyle inanırdım ki, önümde duran parçaya bakmayı unuturdum bazen.

İçinden çıkabilecek olanı severdim.

Çıkmak isteyip istemediğini pek de sormazdım açıkçası.

Bu gece acele etmiyorum.

Çeviriyorum taşı.

Bir yüzü düşündüğüm gibi değil.

Öbür yüzü de.

Canım biraz sıkılıyor. Bunca şey öğrendikten sonra hâlâ canımın sıkılması hoşuma gitmiyor ayrıca. Gelişmiş insanın daha zarif tepkileri olmalı diye düşünüyorum.

Maalesef yokmuş.

Kalemi bırakıp bir süre bakıyorum.

Sonra hiç hesaba katmadığım bir çizgi görüyorum.

Oradan başlayabiliriz belki.

Biz?

Yine biz dedim bak.

⸻

Yarı değerli taşlar tarafından parçalanmaya razıymışım bir de.

Onu okuyunca sesli güldüm.

Kırılmanın malzemesini seçmişim kendime. Çakıl olmasın, mermer olsun. Madem olacak, biraz incelikli olsun demişim.

Ne tuhaf bir pazarlık.

Şimdi o cümleyi yazan elimi tutup masanın üzerine koymak istiyorum.

Şuraya.

Işığın iyice vurduğu yere.

Bir bakayım.

Hangi taşa dokunduğundan önce, nasıl olduğuna bakayım.

Bunu yapmayı biraz geç öğrendim.

Yine de öğrendim sayılır. Arada unutuyorum. Özellikle güzel bir ihtimal gördüğümde.

Güzellik karşısında hâlâ biraz dikkatsizim.

Bunu da dürüstçe söyleyelim.

⸻

Kalbim hızlanıyor.

İşte buna şaşırıyorum.

On yılın sonunda kendimi daha ağırbaşlı hayal ederdim. Daha az telaşlanan, cümlelerini tamamlayan, bir bakıştan sonra bütün geceyi yeniden düzenlemeyen biri.

Oysa bazen bir kelime yetiyor.

Masadaki bütün kâğıtlar aynı yerde duruyor. Ama ben artık başka bir şey çiziyorum.

Sonra kendime kızıyorum.

Yine mi?

Sonra kızdığıma kızıyorum.

Evet, yine.

Peki kalp?

Ne yapacaktı bu kalp?

Kendisine ayrılan yerde sessizce oturup geçmiş başarılarını mı anlatacaktı?

Bir zamanlar ne güzel çarpardım, diye.

Yok, hayır. Henüz değil.

Geçmiş o kadar da uzak bir ihtimal değil henüz.

Anlatacak çok da bir başarı var mı?

Bilmiyor hâlâ.

⸻

Korkuyorum elbette.

Güzel başlayan bir cümlenin devamını tek başıma yazmaktan korkuyorum. Birinin sesine alışmaktan. Bir gün bir şey olduğunda, düşünmeden onu aramak isteyecek kadar alışmaktan.

Ve sonra arayamamaktan.

Bunları eski yazıdaki kıza anlatıyorum.

Kaşlarını çatıyor.

Bu kadar düşünürsek hiçbir şey yapamayız, diyor.

Haklı.

Ama hiçbir şey düşünmeden yaptıklarımızı da hatırlıyorum.

İkimiz de bir süre susuyoruz.

Bu kez birbirimizi ikna etmeye çalışmıyoruz.

O benim içimdeki bütün kapıları açık tutmak istiyor. Ben arada pencereyi kapatıyorum. Çünkü cereyan yapıyor.

Birlikte yaşamayı öğreneceğiz.

Başka çaremiz yok. On yıldır aynı bedendeyiz.

⸻

Önümdeki çizimde boş bir yer kalmış.

Eskiden olsaydı hemen doldururdum.

Boşluk gözüme tamamlanmamışlık gibi gelirdi. Biraz daha çizgi, biraz daha emek, biraz daha benden koyardım.

Bu kez kalemi oraya götürüyorum ama duruyorum.

Belki buraya sen bir şey koyarsın.

Belki benim aklıma gelmeyen bir şey koyarsın.

Belki de boş bırakırız.

Bir ihtimal, bütün gece uğraşıp bulamadığım bir açıdan bakarsın. Ben önce itiraz ederim muhtemelen. Sonra kâğıdı kendime doğru çevirip bir daha bakarım.

Olabilir, derim.

Hatta güzel olabilir.

Bunu düşünmek hoşuma gitti.

Her şeyi önceden çizmemiş olmak bu kez çok hoşuma gitti.

Seni tanıyacağım yere kendi hayalimden birini yerleştirmemek.

Biraz merak etmek.

Biraz da bilmemek.

Bilmeyince korkuyorum tabii.

Orası henüz değişmedi.

⸻

Taş hâlâ masada.

Bu gece düşmüyor.

Ben de başına geçip ne zaman düşeceğini beklemiyorum. Altına destek koyuyorum, ışığı çeviriyorum. Sol elimle tutup sağ elimle ilk çizgiyi işaretliyorum.

Küçük bir çizgi.

Sonrasını henüz bilmiyorum.

Belki düşündüğüm yerden ilerlemeyecek. Belki başka bir biçim isteyecek. Belki bir noktada bırakıp uzaktan bakmam gerekecek.

Ama şu anda elim üzerinde.

Serinliğini hissediyorum.

İstiyorum bunu.

Bütün bildiklerime rağmen istemem biraz tuhaf geliyor. Sonra o kız. Eski kız. Yanımdan eğilip çizime bakıyor.

Ben demiştim, der gibi.

Peki.

Sen demiştin.

⸻

Ah sol yanım…

Seni susturamadım. Açıkçası, sustuğunda daha çok korktum.

Çarp.

Yalnız, bir yere yetişmek zorunda değiliz bu gece.

Sağ elim, çizmeye devam et. Beğenmezsek sileriz. Her çizdiğimizin sonuna kadar gitmek zorunda olmadığımızı da biliyoruz artık.

Boşluklar da güzel.

Ve sevgili sol elim…

Bu kez yalnızca beni toparlamak için bekleme.

Senin de dokunmak istediğin şeyler var, biliyorum.

⸻

On yıl önce sana bir söz vermişim.

Sen daha çok sevecek, ben hiç korkmayacaktım.

Ben o sözün kendi payıma düşen yerini tutamamış olabilirim.

Korktum çünkü.

Bazen tam elimi uzatacakken geri çektim. Bazen uzattım, bekledim, belli etmedim. Bazen ise korkmadığıma kendimi inandırmakla o kadar uğraştım ki ne hissettiğimi bile duymadım.

Şimdi duyuyorum.

Hem korkuyu hem isteği.

İkisi de burada.

Bu kez sana söyleyebilirim belki.

“Korkuyorum,” derim.

Sen hemen bir şey yapmak zorunda değilsin.

Biraz kal.

Ben de elimi masanın üzerinden uzatayım.

Sonrasına birlikte bakarız.

Sevgilerimle,

ZDB

Not: On yıl önce DB olarak başladığım bu bloga, on yıl sonra ZDB olarak devam ediyorum. Bu yazım, bu yolculukta yanımda olan herkese ithafen.

Bu yazı, 2016 tarihli “Korkarsan, Kaybedersin...” yazısına on yıl sonra verilmiş bir cevaptır.

17 Eylül 2018 Pazartesi

NEDENsiz'e


''Kaleme göre; kurumak mürekkebin tercihiydi.
Onu mecbur bıraktı çoraklığa, terketti.
Mürekkep ise, kalemin işlevsizleşmeyi seçtiğini savundu hep.
O yanlızca, bir seçime eşlik etti.
Artık işlevsiz bir kalem ve kurumuş bir mürekkepten ibaret tüm varlık.
Peki, tüm bu suçlamalar niye?


Kalemi tutan el durdu,
Durdu çünkü; başlangıcı beğenmemişti.
Tekrar kalemi eline aldı,
Çizmek ve yazmak arasında gitti, geldi...


Oysa kuruyan mürekkeptir..
Alelade işlevsiz, bir çubuğa dönüşen, yazamayan, hep kalem olur yine de...
Ama biliyorum ben, 
Kalem mürekkebi bitirmedi, 
Mürekkep de bitmedi zaten...
Kurumayı seçti. 
Kalem hiç olmadığı kadar çaresizdi.
Uzun süre sessiz kalıp kelimeler cümlelere evrilemeyince kurur sanıyordu,
Öyle biliyordu.
Ama mürekkep kurumaya karar vermişse bir kere; uzun ya da kısa süre yazmaması bahaneymiş 
Öğrendi.
Çok zaman ve hiç zaman geçti.


El durdu.
Ya da durmak zorunda kaldı.
Otonom sinir sistemine dahil değildi sonuçta, hareket kabiliyeti, izine tabiydi.
Mürekkebi düşündü sahibi, 
Sonra da, kalemi...


Mürekkep boşalmadan yenisi dolmazdı.
Aksi gibi bütün çeperlerini sarmıştı.
Doğrusu şu ki;
Artık mürekkep de boşalamazdı.
Düşündü, ne tenakuz ama!
Hem işlevlenmesine hem de işlevsizleşmesine neden olan aynı sızıydı.


Serçe parmağı sızlıyordu.
Ne kesik, ne batık, ne de yanık...
Sadece sızı
Nedensiz, sızı.


Artık, yeterince çabalandığında bile;
Yalnızca, boş sayfalar üzerinde, 
Dikkatli gözlerin görebileceği izler bırakabiliyordu.
Kapkara yazdığı zamanları düşündü, 
İze mahkum olmadan önceydi...
Kurumadan önce...
Mahkum edildiği  izlere baktı...
Gözle fark edilemeyecek,
Dokunulduğunda hissedilebilecek izlere..
Kapkara yazıyordu daha birkaç ay önce,
En kara,
Hep yazacağını düşlemişti..


Kalemi bıraktı.
Yazmayı seviyordu, sevmek istemiyordu..
Öfkesi, tercihlerini üst, sonra da alt etmişti.
Bir kalem ve on binlerce tüp mürekkep satın almak(!) istiyordu.
Sonra,
Mürekkepleri kurusunlar diye bekletecekti.
Hepsini kalemsiz bırakacaktı.
Kalemi her gün sevecekti.
Mürekkepsiz, bıraktığı izlere dokunacaktı, anlayacaktı hepsini,
Mürekkebin eksikliğini hissettirmeyecekti.


Kalbi yoktu
Yazmak da istemiyordu artık,
Eskisi gibi yazmak!
Onu zaten hiç istemiyordu...



D.B

21 Ocak 2017 Cumartesi

Senin Yerin Dağınıklığım...



Yakınlığım uzakları tercih etti.

Sen de küs müsün bana, dilime ikamet edenim?

Yazımı bitirip üç günü geçeli, aylar oluyor haberin olsun..

Ve bu ara, beni soluğumdan tutuyor üşümelerim...




Boğazıma yapışan son sıtmalı kelimeler de dökülüyor

Oysa en yakın sağda parka çekmiştiler kendilerini..

Söz dinlemiyor sözler,

Gürültülü harfler, sükutu terk etmek için yola çıkışımı beklemekte gibi.

Mahrem bütün duyguları terk edecekler yani..

Sonrada adına sır diyecekler sevmelerin.


Yorulmadın mı dilimden sessiz çığlığım?

Şimdi artık toparla kendini.




D.B


Sayılarla başlayan bir kitabın son sayfasındayım, onu bitirmeden kitaplıktan rastgele bir kitap seçiyorum.

Yola çıkacağım, hazırlanıyorum..

Son sayfayı, son dakikaya bıraktım..








21 Ekim 2016 Cuma

Oh be!

Şayet; can çekişirsen önce,

Öldüğünde ''oh be!'' dermişsin

Oh be bitti, öldüm..




Mum olmak da zor dedi, 

Işık vermek için; yanman gerek...

Kızın dudaklarına bir gülümseme gelip yerleşti,

''Oh be!'' dedi.

Gülümseme eridi yavaş yavaş...

Yanması da gerekti.

Bir süre ve hiç zaman geçti..

Hepsi minik bir parıltı içindi..



Bir tane daha aradı çevresine bakıp, 

Ateşini paylaşmaktı niyeti.

Yanmak zordu, 

Payı almak zor..
.


Paylaşmak için baktı çevresine tekrar; tekti.

Yandı..

Parladı..

Eridi..

Söndü..



''Oh be!''


Sevgili sol elim, sağ yine sana emanet

Olsun..



D.B


30 Ağustos 2016 Salı

Korkarsan, Kaybedersin...

Sol yanım, sağ elim ve sol elim; olmasaydınız; ben, ben olmazdım..
Yarım kalırdım..
Eksik yaşardım...
Hırsa, gurura, korkaklığa ve inada terk etmiyorum sizi...
Cesarete, inanca ve sevgiye emanetsiniz...



Bazen 27. kattan düşer, kalkar ve yürürsünüz..

Nereye düştüğünüz ve nasıl düştüğünüzdür sonucu belirleyen...

Belki de dört ayak üzerine düşmüşsünüzdür, ya da Allah korumuştur, kim bilir..

Pekala, özel güçleriniz de olabilir..

Benim yok, düştüğüm yerden kalkma nedenim; ilk iki seçenekten biri olmalı..

O halde, teşekkür ederim..

Şayet tanıdığım bir Superman olsaydı, düşmeden havada tutardı belki...

Bak şimdi!

Şanslı hissederken nasıl da ters köşe oldum, öyle değil mi?



Gece uyandım, saat kaç bilmiyorum.

Bakmak da istemiyorum zaten,

Üsküdar ışıl ışıl..

Balkondan izinsizce içeri giren rüzgar ile ürperiyorum..

Uykum var, neyse ki çabuk geri uyuyacağım.

Kapıyorum gözlerimi..

Olmuyor.



Eksiklik ya da fazlalık sorguluyorum..

Sıcak fazla, yatakta bir yastık eksik, rüzgar fazla... Su? Evet, evet susamış olmalıyım, su eksik, ışık fazla; zifiri karanlık olmalıydı... Sonra, sıcak da olsa, yorgan eksik... Fazla... Eksik... Liste ne kadar da kalabalıkmış.

Uyuyamamama şaşmamam gerek.

Başka?

Sol elimin işaret parmağı kesik o acıyor biraz.

Öyle mi?

Sonra..

Sağ dizimi de mermere çarpmıştım bugün..

Demek öyle..

Yok değil!

Anlayış eksik, bakış eksik, sükunet eksik, bazen de sükunet fazla...

Bir dolu eksik, bir o kadar da fazla var..

Kalp eksik mesela.. Bilek eksik... Masa eksik, sandalye de..

Hava eksik, ciğer eksik, alveoller.. Onlar da eksik..

İnsan eksik..

Tolerans, sevgi, hoşgörü, saygı, inanç...

Hepsi eksik..

Bir mide bulantısı baş gösteriyor, uyuyamamamın mide bulantısına evrilişi ile yüz yüze geliyorum bu kez...

Doğrulmuyorum..

Bir ret bir davet. bir beyaz sihir miydi?

Gelsin diye bekliyorum neredeyse 1 yıl olmuş..

Yine neden ihtiyaç duyuyorsun, semavi bir afet mi gerek diye soruyorum kendime...

Artık öğrendim kendi kendimi kaldırmayı...

Ne de güzel kalkıyorum ama..

Bahanem de var, susadım...

Yine de biraz sohbet etsek; ne güzel olmaz mı sevgili suskun?


Yağmur da yağmıyor aksi gibi, damlacıklardan da medet ummak mümkün olmuyor..

Ne göz buruna, ne de burun dudağa dönüşebilir bu durumda..

Akıp bozulmazlar da..

Hiç var olmamış bir şeyin en iyi tarafı, bozulamaması galiba..


Var olduğunda kaybolması sürecini düşünüp, var olmayışa şükür de edilebilir bazen..

İyi ki var olmamış.. Çok şükür..

İyi ki denenmemiş çok şükür!

Orda bir dur işte..

Yukarıdaki yazıyı 19 yaşımdan 20 ye girdiğimde yazmışım.

O zaman bile denememiş olup kenara çekilmenin ne kadar yarım bıraktığından bahsetmişim.

Deneyip, kaybetmenin, daha tercih edilebilir olduğuna kanaat getirmişim.

Denemek için kalkmışım, yürümüşüm, koşmuşum, düşmüşüm, kanamışım...

Yine kalkmışım..

Kum torbaları eşlik etmiş bileklerime bazen...

Taşın altına koyduğum elimin parçalanışını izlemişim ve şükretmişim bir tane daha var diye..

Onu da koyabilirim demişim..

Ne yürek ama..

Ah güzel çocuk, onu saklasaydın bari..

Yok olmaz ki, sen olabilmenin de gereklilikleri var değil mi?

İnsan yükü ağır demişim bir yazımda, hep de taşımayı severim aksi gibi.. Omzumda az yük olunca eksiklik hissedenlerdenim..

Ne de güzelsin sol elim, sol yanım..


Sağ elim de iyileşmiş..

Yine iki elim olduğunu hissettiğim anda, kaya parçası arayışım su yüzüne çıkmış olsa gerek.

Ondan bu buluşma..


Bir dakika orada da bir hata var..

Artık kaya değil mermer parçası arıyorum..

Yarı değerli taş sınıfı parçalasın istiyorum elimi..

Onlarla tasarım yapıyorum gecelere kadar, parçalanacaksa, değerlisiyle parçalansın değil mi?

Çakılla, kayayla bolca parçalandı zaten..

Bu(!) kere de, yarı değerli taş ile parçalansın..

Tam değerliyle niçin değil diye soruyorum kendime...

Olmaz, tasarıma müsait değil diye yapıştırıyorum cevabımı.

Ne de net bir cevap..

Oyamayacaksam, işleyemeyeceksem, yalnızca devşirme bir yöntem ile o an için adapte edebileceksem, ne anlamı var ki elimi sürmemin?

Sürmediğim el de parçalanmaz..
İşte bu bir gerçek; dokunmazsan, koymazsan elini, parçalanmazsın!


İki elime bakıp gülümsüyorum yine.

Tuşların arasında oradan oraya koşuşturuyor parmaklarım.

Oldukça iyi görünüyorlar gözüme.

Tırnaklarımı da yemiyorum artık...

Tam olarak hazırlar parçalanmaya.

Taş da hazır belli ki..

Yükselmekte..

Kalbim hıp hızlı çarpıyor..

Ha düştü ha düşecek..


Mazoşist miyim yoksa?

Hayır değilim..

Ümit ediyorum yine..

Düşmezse, ne de güzel bir tasarım çıkacak o taştan biliyor musunuz?

Her renk her modelde üstelik..


Yükselişini izliyorum..

Sol yanım inliyor.

Sert, hızlı, güçlü..



Tasarlıyorum..

Çizimime bakıp beğeniyorum.

Taşa bakıyorum.

Bu tasarıma öylesine yakışacak ki..

Heyecanlanıyorum...


Tasarım taşa, taş da tasarıma çok yakışacak,

Devşirme değil içine işleye işleye bütünleşecekler..

Düşmezse, kırmazsa, kırılmazsa...


***

Ah bu kez bir kırılmasa..

Öyle güzel bir iş çıkartacağım ki ortaya, gözlerinizi alamayacaksınız.

Kalem elimde, elim taşın tam altında..

Tasarlıyorum ve bekliyorum..

Öyleyse; varlığı, cesareti, çarpıntıyı hissetmem normal..

Zaten öyle anlaşmıştık..

Sen daha çok sevecek, ben de hiç korkmayacaktım..

Öyleyse hoş bulduk, tekrar... Beyaz sihirli semavi afet!



Ah sol yanım; az daha sabır. Düşecekse de düşer...
Sağ elim; çizmeyi bırakma.. Korkma...
Ve sevgili sol elim; biliyorum, olur da yine parçalanırsam sen ordasın, düzelene kadar, yine beni taşırsın...

Sevgilerimle,

D.B




















On yıl sonra: “Korkuyorum. Yine de…”

12 Nisan 2016 Salı

Oysa..


Hem çok yakın, hem çok uzak.

Uzansam dokunamam gibi hissederken dokunup hızlıca çekiyorum elimi.

Yoksa o hızlıca çekildiği için mi dokunmuyorum artık?

Elimi ben mi çektim, o geri mi çekildi diye düşünüyorum bir süre.

Emin olamıyorum.

Bir dokunabilsem, belki anlatır diyorum.. 

Çözümlemek istiyorum.

Oysa çözümlenmeyi bekliyor olmam da olası..

Konuşmaya başladığında anlatacak gibi, dinleyecek gibiyim..

Aksi gibi hep bir noktalama işaretine takılıyor sözcükleri..

Dinleyemiyorum, anlatmıyor olsa gerek...

Anlatıyor da duymuyor muyum yoksa?



Dinliyorum..

Konuşmuyor..

Yardıma ihtiyacı var diye düşünürken yardımına ne çok ihtiyaç duyduğumu farkediyorum..

D.B