deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deneme etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ekim 2016 Cuma

Oh be!

Şayet; can çekişirsen önce,

Öldüğünde ''oh be!'' dermişsin

Oh be bitti, öldüm..




Mum olmak da zor dedi, 

Işık vermek için; yanman gerek...

Kızın dudaklarına bir gülümseme gelip yerleşti,

''Oh be!'' dedi.

Gülümseme eridi yavaş yavaş...

Yanması da gerekti.

Bir süre ve hiç zaman geçti..

Hepsi minik bir parıltı içindi..



Bir tane daha aradı çevresine bakıp, 

Ateşini paylaşmaktı niyeti.

Yanmak zordu, 

Payı almak zor..
.


Paylaşmak için baktı çevresine tekrar; tekti.

Yandı..

Parladı..

Eridi..

Söndü..



''Oh be!''


Sevgili sol elim, sağ yine sana emanet

Olsun..



D.B


12 Nisan 2016 Salı

Oysa..


Hem çok yakın, hem çok uzak.

Uzansam dokunamam gibi hissederken dokunup hızlıca çekiyorum elimi.

Yoksa o hızlıca çekildiği için mi dokunmuyorum artık?

Elimi ben mi çektim, o geri mi çekildi diye düşünüyorum bir süre.

Emin olamıyorum.

Bir dokunabilsem, belki anlatır diyorum.. 

Çözümlemek istiyorum.

Oysa çözümlenmeyi bekliyor olmam da olası..

Konuşmaya başladığında anlatacak gibi, dinleyecek gibiyim..

Aksi gibi hep bir noktalama işaretine takılıyor sözcükleri..

Dinleyemiyorum, anlatmıyor olsa gerek...

Anlatıyor da duymuyor muyum yoksa?



Dinliyorum..

Konuşmuyor..

Yardıma ihtiyacı var diye düşünürken yardımına ne çok ihtiyaç duyduğumu farkediyorum..

D.B




3 Haziran 2015 Çarşamba

Teşekkür Ederim.


Yazmadım,

Bugün fark ettim ki çok zaman olmuş yazmayalı.

Birkaç gündür gece aklıma düşüyor cümleler.

Kendi kendime konuşuyorum, zihnime yazıyorum onları.

Uyanıştayım.

Öyle bir uyanış ki üstelik; her şeyi yakıyor içinde bulunduğum.

Hayatım büyük bir evrilişte.

Beni yoran her şeyden, herkesten ilk defa böylesine kaçmayı istiyorum.

Evrilmeyi durduracak her şeyi hiç edecek kadar güçlü bir istek bu.

Huzurun ne değerli olduğunu anladığım bir sürecin sonuna geldim.

Değerli olanı kaybetmeden anlamamak ne acayip.

Anladığında enerji ile dolup koşabilmek ne güzelmiş.

***

Geç değil erken değil anlayabildiğim için, anladığımda koşabildiğim için,

Beni duyduğunu, hep sana uzandığımda elimden tuttuğunu en içte hissettirdiğin için,

Yanımda, içimde hep olduğun için,

Geç değil erken değil tam zamanında koş dediğin için,

Yolumu açtığın için, aklıma düşürdüğün için, hatta eksik bıraktığın için, tamamlayacağına tüm kalbimle inanabildiğim için,

Teşekkür ederim.

 
D.B

27 Ocak 2014 Pazartesi

İki İle Çarptım Düşünmeyi Ve Tekliyor Adımlarım

İlk duyduğumda şaşırdım..

En büyük yalanlar en büyük iyiliklerin sonucunda atılırmış.

İyilik egonun altında ezilse de içses diye de birşey var dedim kendi kendime.

Yokmuş.

Öyleymiş.

Tepki verilemeyecek kadardı..

Aynı şeyi bir kere daha duydum sonra.

Bu kez daha az şaşırdım sanırım. Hatırlamıyorum.

Önemli değil dedim kendime.

Duymak ile inanmak arasındaki yolda sormak ayırt ediciydi çünkü. Herkesten ayrı durduğuna ve tuttuğuna dair bir perçindi. Kimbilir belki erken dönmekti.

Sorduğunda sözcükler belirlerdi rotayı.

Sorulmadığında..

Sonra bir kere daha duydum.

Bu kez anladım ki; sorgulanması gereken değerin varlığıydı niteliği değil.

Kaybetmek için önce sahip olmak gerekirdi.

Ve iki kere düşünüyorum..

İyilik yapmak için artık.

Kavramları sorgulamayı da bıraktım.

Dünya öyle bir yer değil.


Posted via Blogaway

29 Eylül 2013 Pazar

Duyabilir miyim seni?


Oraya, benim odama sakladım.

Ve sen bilmiyorsun.


Tesadüflere inanmam ben aslında.


O bulunmayı bekliyor.

Ben ise bulunmamasını diliyorum.

Gerçekten öyle diliyorsam ne için yazıyorum?


Hiç, yapmaması gereken davranışlar konusunda defalarca uyarılan bir çocuğun, bile isteye aynı davranışları sürdürdüğüne tanık oldun mu? 

Peki, tüm o şeyleri yardım istemek ve dikkat çekmek için yaptığına dair bir yazı okudun mu?

Pek çok kleptomanın, bile bile yakalandığını, biliyor musun?

İçinden çığlık atan birine tanıklık ettin mi hiç, sessiz de çığlık atılabilir, duydun mu?

Duymadıysan da duydun işte.




Ne zamandır konuşmuyoruz.


Aylardır yazmadım. Son 1 yılda neredeyse yalnızca 4 kere geçmişim klavyenin başına yazmak için.

Çala kalem bir şeyler karalıyorum aslında..

Ancak kaybediyorum yazdıklarımı pek çok zaman.

Bir de yazıp, yazdığımı unutmak istediğim oluyor.

Aksi gibi onlar kaybolmuyor.

İşte o zaman ben kaybediyorum onları da.



Hayatımda her şeyin öylesine hızlandığı bir dönemdeyim.

Sana anlatmadığım pek çok şey var aslında hayatıma dair.


Ve çok hızla değişirken dünyam.

Her bir gün yenileri ekleniyor anlatmak istediklerime.



Ben de erik mevsimi geçti..

Yeşil ve ekşi erik bulamıyorum.

Keşke mevsimi hiç geçmese diyorum hep.

Neyse ki yeşil elmalar hiç bitmiyor diye tekrarlıyorum içimden.


Dondurma,

Onun da ben de mevsimi yok neyse ki.

Eskisi kadar çok yiyorum.


Yine arada depresif ve agresif oluyorum.

Ama çoğu zaman hiperaktifim hala..


Sabahları erkenden uyanıyorum işe gidiyorum.

Çok.

Zamanım kalmayacak kadar çok çalışıyorum.

Yoruluyorum..

Yorulabildiğim için çok şanslıyım. Biliyorum.



.
.
.
.




Yazmaya devam edersem yazacağımı, saatlerce yazacağımı biliyorum.,

Bu kez dinlemek de istiyorum..

Duyabilir miyim seni?


D.B









5 Haziran 2013 Çarşamba

Tek Cevap Hakkı

Tek cevap hakkı verdim kendime. Doğru bildiğim yanlışlar oldu evet ama yanlış bildiklerim konusunda yanılmadım hiç.

Kurallarım vardı. Hala varlar. Gün be gün artıp azalıyorlar ama nerdeyse hep aklımdalar.

Kırmızı çizgilerim konusunda kararsızım, asla asla dememem gerektiğini öğrendim birkaç sene önce. Dilimi ısırıyorum o günden beri. Büyük cümleler şuursuz insanlara ait bence.

İrade hem en büyük kozum hem de en zayıf noktam biliyorum. Ya hep ya hiç diyenlerden değilim, siyah beyazın yanında gri tonların varlığını reddetmiyorum.

Ama durmam gereken noktayı biliyorum. İşte onu iyi öğrettiler.

Öğrettiler mi sahi? Ben mi öğrendim yoksa? Deneme yanılma oyununda, yanıla yanıla öğrenmiş olabilir miyim?

Bu kez deneme yanılma yöntemini tercih edemeyeceğim bir soruyla yüzleştim.

Denememem, yanılmamam  şart.

Tek soru var önümde, tek yanlış şık. Birden çok yanlış olur normalde sorularda değil mi?

Değil işte. Bu sorunun tek yanlış şıkkı var.

Ne kadar kolay değil mi?

Değil.

İnanın o kadar kolay değil.

Beynimle barışık olmama rağmen bu kez, yanıltıyor beni. Yardımcı sayılmaz. Kendi halime bırakmış gibi umursamıyor durumu, alternatifler yaratmak konusunda kısır kalıyor.

Kendi kendime konuşuyorum.

O beni dinlemiyor.



Kendini durduramıyorsan şayet,

Ve yanlış şıkka gidiyorsa elin.

Kaçacaksın.

Öyle uzağa kaçacaksın ki;

Durduramadığında kendini ne işaretleyecek kalem olacak çevrende,

Ne de soruyu hatırlayacaksın.

Şıklar yanlış ya da doğru olmayacak soru olmayınca.

Ve durdurman gereken bir sen bile olmayacak belki, kim bilir...

Kaçamıyor musun?

Boz o halde..

Soruyu sil..

Tek bir an bile olsa durdur kendini ve doğru şıkkı işaretle.

Ne yaparsan yap.

Unutma.

Tek yanlış tüm doğruları götürebilir bazen.

D.B




12 Mart 2013 Salı

Yenilmek güzeldi aslında, yeni bir yenilgiye hazırlanmak, güzeldi...

Küçük dünyalarımızın içinde büyük korkularla yaşadık biz.

Ama'larımız vardı...

Ya olmazsalarımız da çoktu..

Hep bir adım geride durduk...

Durduk da ne oldu?

Beden durdu, ya akıl?

Zihin?

O durdu mu?

Durduramadık onu, tek sözümüzün geçmediği yer zihin de değildi üstelik...

Daha aşağılarda sertçe vuran bir şey daha vardı...

O da durmadı...

Yine de ya olmazlar vardı ya..

Beden durdu..

Dil durdu..

Kelimeler gitti...

Ölü bir beden hiçti ve hiç olmayı seçen de bizler...

En kötü karar kararsızlıktan iyiydi, en kötü nedenin nedensizlikten iyi olduğu gibi.

Kararlar aldık ve büyük sözler söyledik...

Kolay olanı seçtik ve müspet sonuçlar doğurduk zihnimizde...

İyiydik hoştuk kaçak iken..

Alışılmış iyiydi ve bilindik olan seçilesi...

Kalp attı, akıl geldi ve düşündük istemeden...

Kaçamadık...

En iyisini yaptık...

Takıntılarımızı itmekte gösteremediğimiz ustalığımız ortaya çıktı aniden ve takıntılarımızı geri yüklerken ustaca davrandık bizler...

Yenildiğimizde kalkıp savaştık ve bir kere daha yenildik...

Bu kez daha iyi yenildik...

En iyi yenilgiyi elde edebilmekti aslolan ve bir kez daha kalktık ayağa..


D.B


P.S  Ne zamandır yazmıyorsun, aynı yazıları dönüp dolaşıp okumaktan bıktım diyordun..
Bu yazı senin için olsun...


25 Aralık 2012 Salı

Belki...

Bu kez kalemi yazmak için değil...

Çizmek için kullandım..

Kelimeleri kaybediyorum son günlerde...

Belki..

p.s (Link çalışmaz ise..)
http://www.youtube.com/watch?v=9L71Mz0Kw4g&feature=youtu.be

23 Aralık 2012 Pazar

Ben; isterse... (m)

En en en baştan..

Tekrardan..

Sıfırdan ..

Her zaman her şeye başlanabilir..

Herşey düzeltilebilir.

Hala nefes alıyorsak şayet, her şey olabilir...

Yapılabilir...

Nerde ne şekilde ve kiminle olduğumuz farketmez.

Sadece; ışığa, izin vermek..

Sonrası çok parlak..

Çok çok parlak..

Herşeyden daha parlak..


Daha az noktalı virgül ve virgül, gerektiğinde nokta, Bölme ve yeniden başlama. Kısa ama öz.

Net.


D.B





20 Kasım 2012 Salı

Sen bilme, Öğrenme...

Telaşlı bir bekleyiş bu...

Korku dolu...

Belirsizlik...


Belirsizliği evinizde; ait olduğunuz yerde yaşadınız mı hiç?

Yarın ne olacağını bilmeden , kendiniz olduğunuz , en korunaklı , en özel o yerde?

Yarın burada olmazsam değil de; ol(a)mazsam düşüncesi daha çok acıtmaz mı?


Hep, ''hazırcevap'' olduğumu duydum bu güne kadar...
''Herşeye verilecek bir cevabın var'' der babam...

Bu kez sorular vardı evet!
Ancak hiç cevabım yoktu,
Kelimeler tekrarlayan bir döngüde takılmış gibi, cümlelere evrilemedi...

Cevaplar ; orada yaşayanlardan, geldi..
Ne sordum, nasıl sordum hatırlamıyorum bile..

Cevaplar mı?

Beni acıttı,
Yanlış anlaşılmasın; kişiye olan bir acıma duygusu değildi bu , ''acıma'' hissiydi daha çok..
Hani eliniz kesilir ve canınız acır ya öyle işte...

Acıdım çünkü; aklıma hiç bir şey gelmedi..
Yapılabilecek..
Söylenebilecek..
Hiç bir şey...

Deniz yıldızını , denize fırlatan adam ; ''bak onun için çok şey değişti'' demişti; yazara..
Binlercesi vardı, ama onun için çok şey değişmişti gerçekten de..
(Hikaye için yazının en sonuna bknz.)

Ben ise öyle küçük, öyle güçsüzüm ki,
Tek bir deniz yıldızı bile alamadım ve kaldırıp atamadım..

Küçük çocukların peşinde fotoğraf makinemle koşuştururken..
Bak onun için çok şey değişti dememe, imkan yoktu..

Kim bilir, belki bir gün olurdu..

Belki...

Ama şimdi yalnızca o deniz yıldızlarına bakıyorum, ve neresinden tutacağımı bilemeyerek orada kıyıda kalmalarına sessiz kalan milyonlardan biri oluveriyorum..

Bakmam , görmem, neyi değiştirdi?

İşte bu acıttı..


Bir proje için Ayvansaray'a, Balat'a gittim..

Mimarları sevmediklerinden olsa gerek , pek konuşkan değillerdi başlarda..
Ben ise günlerce tekrar tekrar gittim.

Kıyıda dolaşıp fotoğraf  çekmem ve sketch yapmam gerekiyordu; sonra orası hakkında bir hikaye oluşturmam; belli bir bölgesini yada belki birkaç bina grubunu seçmem , bir video hazırlamam..

Biraz hayal etmem, öyküleştirmem..

Zamanın buraya neler getirdiğini ve neler götürdüğüne dair belgeler toplamam..

Orayı anlamam gerekiyordu..


Ben ise yakın geleceğe; yakında oraya neler olacağına takılıp kaldım..

Belki ben, bir deniz yıldızını kaldırıp atacak kadar , güçlü değilim, olabilir.. 

Ama,  deniz yıldızlarını size gösterebilirim..

(Buradan lütfen..)


D.B



Deniz Yıldızı  ve Adam

Bir zamanlar yazılarını yazmak üzere okyanus sahiline giden bir yazar varmış. Çalışmaya başlamadan önce sahilde bir yürüyüş yaparmış. Bir gün sahilde yürürken plaja doğru baktığında dans eder gibi hareketler yapan bir insan görüntüsü görmüş. Başlayan güne dans eden biri olabileceğini düşünerek gülümsemiş ve ona yetişebilmek için adımlarını hızlandırmış. Yaklaştıkça bunun bir genç adam olduğunu ve dans etmediğini görmüş. Bir kaç adım koşuyor, yerden bir şey alıyor ve yumuşak bir hareketle okyanusa fırlatıyormuş. Biraz daha yaklaşınca seslenmiş:

"Günaydın. Ne yapıyorsun böyle ?"

Genç adam durmuş, başını kaldırmış ve cevap vermiş :

"Okyanusa deniz yıldızı atıyorum."

"Sanırım şöyle sormalıydım demiş Bilge adam... Neden okyanusa deniz yıldızı atıyorsun ?"

"Güneş çoktan yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları suya atmazsam ölecekler."

"Ama delikanlı görmüyor musun ki kilometrelerce sahil var ve baştan aşağı deniz yıldızıyla dolu. Hiçbir şey fark etmez !"

Genç adam kibarca dinlemiş, eğilerek yerden bir deniz yıldızı daha almış ve dalgalanan denize doğru fırlatmış.

"Bunun için farketti."

Bu cevap bilgeyi şaşırtmış ne söyleyeceğini bilememiş. Geriye dönmüş, yazısının başına geçmek üzere kulübesine gitmiş. Gün boyunca birşeyler yazmaya çalışırken genç adamın görüntüsü gözünün önünden gitmemiş. Aklından çıkarmaya çalışmış, bir türlü olmamış. Nihayet akşama doğru farketmiş ki, bu gencin davranışının özünü kavrayamamış. Çünkü bu gencin asıl yaptığının; evrende bir gözlemci olmayı ve olup biteni gözlemeyi değil, evrende bir oyuncu olmayı ve fark yaratmayı seçmek olduğunu anlamış ve utanmış. O gece sıkıntı içinde yatmış. Sabah olduğunda bir şey yapması gerektiğini bilerek uyanmış. Yataktan kalkmış, giyinmiş, sahile inmiş ve o genci bulmuş. Ve bütün sabahı onunla okyanusa deniz yıldızı atarak geçirmiş.





Video'yu izleyenlere...

''Pek çok iyi müzisyen buradan çıktı, tarihi bir yer burası,burası çok değerli bir yer...''

''Evlerimizi elimizden almaya kalkıyorlar''

''Yıkım gelecek diyorlar, herkes telaşlı, kimse nereye gideceğini bilmiyor, esnaf ne yapacak burada? Artık yeni kimseler olucak, yaşatırlar mı bizi burada?''

''Apartmanda yaşayamayız ki biz, alışığız, komşuluk var biz de , sokak var... , Apartmanda kimse kimseyi tanımıyor, öyle alışmadık ki biz...''

''Ne olucak bilmiyoruz; gittiğimizde kendi evimizin projesini dahi göremiyoruz ki''

''Sulukulede nasıl yaptılar? Herkesi Taşoluğa gönderdiler ; buraya da aynı şeyi yapmayı planlıyorlar, güzelleştirecekler ve bizi gönderecekler''

''Burada oturmak istiyorum; ben doğma büyüme Fatihliyim. Tuzlada , Taşolukta ya da Kayabaşında değil burada oturmak istiyorum. ''












6 Ağustos 2012 Pazartesi

Boşa atılmış pek çok kulaçtan sonra bir kere daha boğazı geçmeyi denedim, olmadı..

Umrunda olmak ,olmamak, umrunda olduğunu sanmak..

Ne kadar manasız..

Bir insanın etki sınırının dahilinde olmak önemliyken , bir kimsenin sizin etki sınırınıza dahil olup olmama durumu o kadar önemsiz ki aslında..

Önemsiz!!

Bencilce mi?

Hiç sanmam...

Önemsediğiniz bir kimsenin, önemsenmediğine olan sonsuz inancı karşısında çaresiz kaldınız mı hiç?

Bununla başa çıkmayı denediniz mi?

Ben denedim.

Bir insanın etki sınırımın içinde oluşunu önemsemekle kalmadım üstelik;
Onun etki sınırı dahilinde bulundum.
Bunu anlatmaya , buna ikna etmeye çalıştım.

Önemsendiğini reddeden kırılmış bir zihni tamire çalıştım.

Denedim ve başardım sandım...

Anlattım inandırdım...

Öyle sandım..

Olmadı..

Şimdi ise;

Doğrudur; bence her kim etki sınırımdaysa bu umrumda olmamalıdır.

Umrumda olmaması bencillik değildir. 

Bir koruma kalkanıdır.

Aksinden kaçıştır.

Yorulmadan  önce duraksamaktır.

İnanmayı reddeden bir zihne saygı duymaktır.

Boşa bir kulaç daha atmamaktır.

Hala; bencillikse ,

Öyle olsun...

D.B


8 Nisan 2012 Pazar

ARANIYOR..

Bana sabretmeyi öğret...

Takıntılı gibi davrandığım ve çabuk sonuca gitmek istediğim her şey de biryerlere çarpmaktan , incinmedik yerim kalmadı artık..

Sonuç neden hep hızla elde edilen bir şey değil anlayamıyorum..

Oysa ben kimseyi bekletmeyi sevmem, tepkilerim hızlıdır, basit düşünüp de sonuca gitmeye çalıştığımda da daha komplike olaylarda da bu hep böyle olmuştur.

Kötü bir şey mi bu?

Beklentilerimin de bu yönde olması normal değil mi? Elbette bu hızlı sonuca ulaşmak takıntısı bana daha çok hata getiriyor... Ama beklemek de yıpratıyor.. Hızla yanlış sonucu alıp tekrar başlamak mı , uzun süre beklemek ve yıpranmak bunun sonucunda da doğru ya da yanlış bir sonuca ulaşmak mı daha tercih edilebilir..

İlkini seçiyorsam, hata riskini alıyorsam bu deneyimsizliğimden mi kaynaklanıyor?

Varsın öyle olsun..

Ben buyum..

Hep buydum..

Düzelmeyeceğim diye inat etmiyorum; ama düzeltemiyorum... Bende sabır kelimesinin bana bir kelimeden daha fazlasını ifade etmesini isterdim elbette.

Bekleme eyleminin her insan için olduğu kadar zor olmasını tercih ederdim, tercih hakkım olsaydı...


Aranıyor...

Belki bir büyüme iksiri...

Sabretmeyi öğretecek bir öğretmen...

Hindistana gidiş bileti ve bu arada da yüksek lisans yapıp, işe gitmeye devam edecek bir adet kopya d.b

Çözüm..

D.B

1 Nisan 2012 Pazar

Çarptım, şimdi toplayamıyorum..

Önümdeki duvarı farketmiştim ben aslında..
Ayağımı gazdan çekmem gerektiğini bilecek kadar aklım yerindeydi..

Ayağımı yavaşça gaz pedalından kaldırdım..
Yavaşladım..

Sonra birşey oldu..
Tüm kaslarım aniden kasıldı..

Ayağım pedala yüklendi..
Ben değildim o pedala basan..

Kontrolsüz bir uzuva nasıl müdahale edebilirdim ki?

Hızla bacağımı kavradım, pedaldan kaldırmaya çalıştım ayağımı, kol kaslarım bacak kaslarımdan daha güçlü değildi ne yazık ki..

Çarpmama ramak kala çekebildim ayağımı..

Geç kaldım, kontrolü sağlamakta..

Çarptım..


-Bu davranış şeklinin nedeni ne?

-Bilmiyorum, bende bir süredir kendim gibi davranmadığımın farkındayım aslında, Sadece...

Kelimelere dökemiyorum... Zor olduğundan değil ; anlayamadığım birşeyi nasıl anlatabilirim ki?

Acıyor..


-Neresi acıyor peki?

-Acı değildir belki tam kastetmeye çalıştığım, daha çok ağrı yada sızlama.. Bulantı da olabilir.. Sol tarafta aşağıya doğru, karnımda galiba..

 Boşlukta..

-Belki çok üzmüştür birşey seni olabilir mi?
Sende herşeyi o boşluğa doğru iteklemişsindir, ve herşey karışmıştır şimdi biribirine.. Savaş başlamıştır o boşlukta..

Boşluk dar geldiği için çeperlere yapılan basınçtır ağrı yada sızlama dediğin.. Ve karışmışlıktır mideni bulandıran..

-Şimdi sen bana yine zaman diyeceksin değil mi? O boşluktaki savaş bitene kadar..
O devinim hareketini sen tetikledin ama durduramazsın diyeceksin..
Ve nefret ediyorum ama yine o çözüm işte; bekle...

Ama bekleyemiyorum..

Çok uzun zaman bekledim ve artık geçsin istiyorum..

Anlıyor musun?

Yapamıyorum...

Bir çözüm bul bana; gerçek bir çözüm..

-Çocuksun sen!

Bunun çözümü yok..

Bekle.. Hepsi bu...

31 Ocak 2012 Salı

''O''

Ne sıkıca kavrayabiliyorum, ne de bırakabiliyorum onu,

Beni kontrol etmesine yetecek kadar sıkı tutuyor beni, ama ayağım kaysa düşmeme müsaade edecek gibi; hata yapma lüksümü elimde tutmamı istiyor.

Büsbütün karışmış olan bu durum beni yorması gerekirken hareketlerimi yavaşlatıyor; yavaşlamak algılarımı açıyor.

Onu ; anlayamasam da içselleştiriyorum, zaafım oluyor.

Tanımadığım kimselere gidip bir silüetten bahsetmek istiyorum bazen..

Olmuyor.

Kafamda tanımlamayadığım ''o'' 'yu anlatamıyorum.

Oluşturamadığım cümlelerle konuşmak olmayacak işmiş.

Belirgin bir noktasında değil bütününde bir ışık arıyorum bu kez, bulamıyorum.

Yineliyorum herzamanki sorularımı , cevap bulmak için değil sormuş olmak için soruyor gibiyim..

Kim o?
Şimdi nerede?
Hiç burda oldu mu?

Tanımlamak değil amacım, tanımak.. Anlatamamak bile adım oluyor tanımak yolunda çoğu zaman.

Onu tanımaya çalışırken kendime döndüğümü farkediyorum, hoşuma gidiyor bu durum.

O, varlığıyla; bilerek ve isteyerek , belki de bilinçsizce büyütüyor,değiştiriyor beni.

Ya ben ? Ben ''o'' nun için ''O'' olabiliyor muyum?

11 Kasım 2011 Cuma

Renkler herkes için...

http://www.renklerherkesicindir.com/

Bir yazımda bahsetmiştim...

Göremeyen bir insana renkleri nasıl anlatabilirim acaba diye düşünüyorum sık sık diye..

Nesneleri kavramlarla algılayan beynimi unutarak, asıl kavramdan kopup, çeşitlemesini anlatmaya çabaladığımı geç farkettim...

Önce renk kavramını nasıl anlatabileceğimi düşünerek başladım bu kez...

.

Sözcüklere dökemiyorum rengi mutlaka bir örnekle son buluyor her cümlem..


Ama biliyorum renkler herkes için var..

En kötü karar kararsızlıktan iyi mi?

Gitmekle kalmak arasındaki o tepedeyim...

Aldığım ama uygulayamadığım karalarımla, pratiğe dönştüremediğim teorilerimle bir duraklama anını yaşıyorum..

Uzaklaşamasam da burda kalmak istemediğimi tutuyorum aklımda..

İşe yaramıyor , yaramayacak biliyorum. Ama deniyorum hiç değilse; denemek de birşey deyip kendimi rahatlatmayacağım; yapamayacağını bilerek denemek hiç birşey aslında...

Farkındayım, yine de ağzımdan çıkmasa da , beynim yineliyor deniyorsun hiç değilse...

Gidemediğiniz, ama kalmanın hiç bir mantık aksına uymadığını bildiğiniz zamanlarda gidebiliyor musunuz? Şayet yapabiliyor iseniz çok güçlüsünüz demektir. Ben değilim , yeterince, kendimi yenecek kadar güçlü değilim... Mantığım yaptığı her savaşı kaybetmişken ; güçlüsün diyen her sese kulak tıkamak hiç de zor değil... Bu konuda dürüstüm en azından...

Tüm bu karmaşa arasında okulu erken bitrmeye çalışmak ağır geldi bana yazmaktan, silmekten hiç birşeyin tam olmamasından yoruldum, herşey eksik sanki...

Her tamamladığım parçadan sonra yeni bir eksik farkediyorum.. Eksiklerimin sayısı hep sabit bu günlerde.. Farkındalıktan kaçmak mutlulukmuş ama farkında olmak yada olmamak benim seçimim değil ne yazık ki..

Planların gerçekleşmemesi hayat, aslında...  Yada her gerçekleştirdiğin plan da yeni bir yol ayrımının seni beklemesi...

O kadar çok yol ayrılıyor ki önümden  tümüyle karıştım, haritayı okuyorum ancak hep yanlış yola gidiyor ayaklarım, olduğum yerde durmaya karar verdim bende ; o bekleme anına döndüm yüzümü.

Beklemek; yanlış yerde yürümekten bile daha çok zorluyor beni...

Beklemeyi bilmeyenlerdenim...

Sahiden , en kötü karar kararsızlıktan iyi mi sizce de?
Değil galiba...

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Evet ben yaptım! Ama bu benim(!) sonuçta ; ben benim için, en iyiyim...!

Yol aktı altımdan...

Hayır ben yürümedim...

İnsan pek çok şeyde suçu üzerine almak istemiyor değil mi? Ben mesela çoğu zaman başkalarını suçlarım hatalarımda, hep bir başkasına kızmayı yeğlerim...

Yeğelerdim diyemiyorum, ne yazık! Hala düşüyorum zaman zaman aynı hataya...
...

Kendi kendime kızdığım zamanlarda hep geri adım attım ben! Canım en çok öyle zamanlarda acıdı, öyle zamanlarda daha çok dövdüm kendi ruhumu...

Her kızdığımda başkalarından kaçabilmek kolayken , kendime sen kenarda dur bir süre diyemediğimde anladım bunu...

Denedim...

Delice belki ama; kendimden kaçmayı denediğim bir zaman var! Kaçamadım... Kimsenin eline avcuna sığmayan ben, kendime kaşı öyle güçsüzdüm ki...

Kısır döngü döndü, döndü...

Ve ben başımı duvara vurdum, vurdum...

Öğrenmedim hayır! Ama kaçmıyorum kendimden artık... Bir yanlış yaptığımda bırakıyorum kendi ellerime kendimi. Savururken, hırpalarken kimseye olmadığım kadar acımasızım kendime karşı...

Sonra, bekliyorum sukunetle hıncımın geçmesini. Hakettiğim kadar yıpatıyorum, ama affediyorum sonunda  kendimi...

Barışıyorum kendimle...

Kendini affedebilmek çok güzelmiş...

Kendine kızabildiğinde öğreniyorsun...  Kızabilmek kadar güzelmiş...

D.B

p.s Herkes bir yana, kendinizin kendinize haksızlık yapmasına izin vermeyin... Ama gerekirse kızın kendinize, sona affedin. Ötekiler(!) öyle önemsiz ki..



14 Haziran 2011 Salı

Kum torbası...

Koşuyorum ama yorgunum, niye bağladım bu kum torbalarını diye ayaklarıma bakıyorum, anımsadım; daha güçlü olmak için bağlamıştım.

Hayır, yalan attım , ben bağlamamıştım gerçekte onları.

O bağladı, ben söktüm; ama hala yorgunum...

Tekmelerim daha sert artık, onlarla koşmaya alıştığımdan, olmadıklarında daha hızlı koşuyorum...

Ama yara izlerim duruyor... İlk zamanlar çok düştüm onlarla koşmaya çalışırken, hep yaralanmışım farketmemiştim... Söktüm, kum torbalarımı ,yoklar! Ama yaralar... Onlar hala var... Sadece izleri bile olsa ben yerlerini biliyorum.

Bak!! Sende gör! Yok kum torbaları, endişelenme artık...

Bacaklarım, daha güçlü ama daha çirkinler... Zamanla düzelirler dimi...?

Eskisi gibi olsunlar istemiyorum elbette ama düzelirler...
Dimi?

Gidicem ve gelicem... Her döndüğümde biraz daha biz olucaz, daha fazla biz, daha fazla, daha fazla...

Hadi uyu ve endişelenme , inan sen bana üzülmesen hiç bir kaybım yoktu benim.

Yarı kapalı yarı açık gözlerin... Uyudun ama,hissediyorum, hala endişelisin..

Endişeli nefes alışverişin.

Böyle ol istemiyorum...

İnan bana...

Bak onlar DAHA GÜÇLÜLER...

Ben DAHA İYİYİM...

p.s  Hep bana diyorsun ki benimle ilgili hep şakalı , zıpzıplı şeyler yazıyorsun=) E, seninle çok eğleniyorum da ondan sanırım, bir de o kadar az insan kaldırıyor ki şaka... Al madem, öyle istedin bende öyle yaptım, sana yazdım... Ciddi yazdım, şaka ve zıpzıp yok bu kez... Ciddiyetin dozu kaçtı galiba biraz, belki de henüz doz tutturacak kadar büyümemişimdir... Seni seviyorum...

10 Haziran 2011 Cuma

KELİMEler YETse

Bir film izledim, bir yıl önce çekilmiş, yayımlanmamış henüz, yayımlanacak mutlaka bir gün.

Doğru zamanı beklemede..

İzleseniz ne uçuk kurgulamışlar dersiniz... Ben izledim başta bende öyle demiştim...

Birkaç kişi var tanıdığım. Senaryosu, çok ağır oyuncu tükenmiş ama çok deneyim kazandırmış bu film ona... kendinden çok şey eklemiş filme dedi.

İki kişi var; filmi onlara tavsiye etmemi hiç haketmedi.

...

...

...



Birileri okuyup kız ne kugulamış, derlerdi.

Belki bir kaç kişi ''Ya doğruysa belki de kurgu değildir!'' derdi...

Birileri ''Ya sonra??'' derdi...

Birileri ben biliyorum bu hikayeyi derdi. (Bazıları keşke bilmeseydi!)

Hikayem elimde ,hala yarım, bitiremiyorum...

En çok beni yordu bu nefret...

Sevmemek nedir biliyorum, bir sürü insanı çok sevdiğim gibi sevmediğim insanda çok, ancak hiç nefret etmemiştim ben kimseden, yada nefreti tanıyınca anladım , hiç etmemişim...

Her insan mutlaka aldatılmıştır bir kere...

Yanıltılmıştır mutlaka..

İçimde, çokca kin ve nefret vardı, çok yoruyor insanı.

Ben duygusal ilşkilerimde aldatılmadım, en azından ben öyle biliyorum, ama yanıldığım ,beni yanıltan dostum sandığım bir arkadaşım oldu, nefret en çok bulunduğu bünyeyi yoruyormuş, en çok onu acıtıyormuş, sayesinde öğrendim...

Bu nefrete bir yıl dayandım çok yordu beni... Mutsuz etti...

Kendim için(!) nefret etmemeye başladım, nefret duygusunu sildim , nefret ederek yorulmak istemiyorum ben...