D. ben sana aşık oldum galiba...
D. yani nasıl söylesem... Ben aşık oldum galiba..
Ben söyleyemedim ama sende gözüme soktun be kızım katlanamıyorum, ben denedim ama olmuyor yani; arkadaş gibi sürdüremeyeceğim, dayanamıyorum , aşığım ben sana...
Ufff d. bu nasıl bir his ya, hiç böyle hissetmemiştim ben...
Ben seni şunun 310 milyon katı kadar seviyorum...
D. sen ne yaptın bana ya... Bağımlılık yaratıyorsun resmen...
Evet hanımlar ben bu film repliklerini kendime uyarladım cidden, bakın! Hoşuma gidiyor! Olamaz mı?
AA unutmuşum...
Ben her türlü şeye katlanıcam d. sen beni sevene kadar herşeye katlanabilirim yani, ne kadar zamana ihtiyacın varsa;çünkü seni hayatımda istiyorum...
Beklerim d. ne kadar gerekiyorsa...(Ben bekle yarın çıkarız falan mı demişim acaba? Hangi kafadaymışım yahu? Günlüğüm sayesinde bir saattir gülüyorum)
D öldürücek misin sen beni?
D. seni kimse benim kadar sevemez, pişman olucaksın.
D. kimse seni benim milyonda birim kadar sevemez pişman olucaksın....
Onda birim...
Yüzde birim...
.
.
.(çeşitli birim kesirler var işte burda...)
.
.
Sen odunsun d. kalassın, suntasın ,kütüksün, demirsin...
(Ne dedim de bu lafı hakettim ben acaba?)
D. bir kere ağladığını görmek isterdim.. Sen hiç ağladın mı? (Bu nasıl bi laftır ya?!Şunu söyleyen hatırlayıp gülsün kendine lütfen , ben bir köşede ağlıcam söz)
**Şu günlüğü okuduğuma bin pişmanım, kendi başıma çocukluğuma inmemeliymişim ben.
D. şunu başkası istese hayatta yapmazdım....
D. seni görmeye dayanmam mümkün değil acı çekiyorum... (Der ve arkadaşlığımızı bitirir, güler misin ağlar mısın yahu sevgiden selamı sabahı kesiyor adam o derece!)
D. bu nasıl bir duyguymuş böyle...
Ben daha önce sevdiğimi sanmışım d.;yada bu hissettiğim şeyin bir adı yok yani...(Bak bu kesin bir türk filminden duymuş bunu ay bende hihi diye güldüm kesin, allahım lütfen ergenliğin arkasına sığınabilecek bir yaşta duymuş olayım bunu)
D. sonunda evlenicem kızım seninle... (Bak bunu çok net hatırlıyorum işte inşallah bana da haber verirsin demiştim, akıllanmaya başlamışım herhalde ; nezaman nezaman demediğime göre..)
Ben yüksek lisansımı yapıp geliyim sen bu arada istediğin gibi gez dolaş,şimdi seni sıkmak istemiyorum ama ben aklının bir köşesinde olayım olur mu d.?(Ya bakın buna bir yorum bile yapamıyorum hani bunu okuyup aynaya bakın zaten o noktada anlayacaksınız siz beni.)
Şimdi gidelim d. .......'ye evlenelim orada...
Ailemle konuştum d. ben seninle ciddi düşünüyorum... (İşte bu, işte bu... Bu noktada aydınlandım sanırım... Yok artık...!! Bana da bir sorsaydın keşke?! Yahu hoşlanıyorum falan diye bir girizgah yapsaydın en azından)
Evet bunları da gazete köşesinde okumuştum hayal ettim kendime uyarladım doğrudur..
Yok yahu bunları farklı farklı insanlardan duydum ben...
Size de, haber vermek için yazdım hatunlar; okuyun bakın baya baya aşık olunmuş bana yahu...
Tapınılmış resmen...
Hiç birine inanmadım ha hayyy demeyi isterdim ama... Yok canım, inandıklarım, duydukça baya baya havaya girdiklerim oldu..
Wuhuu nasıl reddettim be! Diye gezdiğim bir ergen dönemimde oldu...
Ay yazıııııık çocuk çok aşık yahu , ben nazikçe rededeyim bari de dedim...(lütfedici ulu d.)
Laflarda bir standartlaşma hissedene kadar baya baya kaf dağında takılıyordum kısaca. Ay şaka bir yana ne kekoymuşum yahu inandım diyorum ötesi mi var, kim bana aşık olsa bende bir üzgün tripler ayyy çok uzuluyooor diye ağzımı büzdürmeler falan...
Çok betermişim çok...
Herkese en yakın zamanda bu halden kurtulmayı dilerim geçene kadar anlamıyor insan durumun vehametini.
p.s. Bu yazıyı okuyup aman canım bana cidden herkes aşık kendi adına konuş diyeceklere hiç lafım yok hatunlar... Tebrik ediyorum, devamını diliyorum...
D.B
Merhaba, ben Zeynep Didem Bardakcı. Burası 2011’den beri denemelerimi ve hikâyelerimi paylaştığım blogum. Uzun bir aradan sonra yeniden buradayım, yeniden yazıyorum. Yolunuz buraya düştüyse hoş geldiniz. Hikâyelerime eşlik etmeniz ne güzel… Umarım artık daha sık karşılaşırız. Sevgilerimle…
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Ağustos 2011 Pazar
En şanslı söz yüzüğünü diledim, pişman mıyım bir de bana sorun...
Yaz okulum bitti...
Sonunda...
Zamanımı dahası kendimi adadığım bu dönemde yazamadım, yazsam da yayımlayamadım...
Yorumları okudukça mutlu oldum... Yazamıyorum diye derlendikçe dertlendim...
Güz dönemimi dondurup bazı kurslara devam etmiştim; zamanında mezun olabilmek için yaz okulu da şart oldu bu nedenle. 3,5 senede okul bitirip ne yapacaksın, öğrencilik gibisi var mı?? diyenlere rağmen... Yaz okuluma başladım ve bitirdim...
Okul da bitsin istiyorum...
Bitince ne yapıcam hiç bilmesem de bitsin...
Yaz okuluna rağmen en eğlenceli yazlarımdan birini geçirmiş olabilirim; çalıştım, okula gittim, işe gittim, gezdim, antrenman yapamadım(!) bir günü 48 saate çıkardım... Yine yapamadım (belki biraz yaptım).
Yoruldum; ama bitti... (Kim sölüyordu?? Bitti, zor oldu ama, bitti )
Bu arada bu yaz evlilik kavramıyla tanıştım ilk defa, bir arkadaşım evlendi, bir arkadaşımın sözü de çok yakında...
Söz yüzüğü nişan yüzüğünden inceymiş bunu öğrendim; sonra şu evlilik teklifi için tektaş olur ya, söz yüzüğü, nişan yüzüğü, evlenirken de alyans mıydı neydi, deli deli dört yüzük takıcam diye dertleniyordum ben. (hayır! evlilikmiş, doğru adammış dert değil yüzüklere dertleniyorum yani). Dertlenmeme gerek yokmuş. Tataaaam söz yüzüğü öyle bir süreliğine takılan bir şeymiş, nişan yüzüğü de evlilikte el değiştiriyormuş kaldı geriye bir de teklif de takılan. Kısaca toplamda 2 tane(cik) yüzük , bunu öğrenince bir rahatlama geldi bana; 4 değil iki yüzük takıcakmışım hahayyy şu 2 yüzüğün ağırlığı da üzerimden kalktığına göre gerisi teferruat, doğru adam , aileler falan filan...
Ben böyle kendi kendime niye mi saçmalıyorum? Çok yakın arkadaşlarımdan birinin sözü tam 1 hafta sonra da, ondan...
Ben heyecan yaptım resmen... Hatun rahat! Ben de bir gerginlik bir gerginlik(pre menstruasyon dönemiyle kafa kafaya gerginim, var gerisini siz düşünün. Bunun daha nişanı var düğünü var.)(Bir de söz yüzüğünü alırlarken onlara en şanslı söz yüzüğünün onların olmasını diledim, 2. yüzük deseydim keşke diye kendimi yiyorum kaç haftadır.=))
Şaka bir yana;
Sevgili İ. diliyorum; Bu süreç , ilk adımından itibaren, her adımda daha güzel daha mutluluk verici bir hale gelsin. Seni bolca gülümsetsin... Hiç erken değil , onu(!) bulunca kaybetmemek gerek , bulduğun zaman tam zamanı aslında. Sen buldun, şansın daim olsun. Çok mutlu ol canım...
Yaz okulu bittiğine göre haberiniz olsun;
Tekrar hoşgeldim ben=)
Muhteşem pazarlar..
D.B
Sonunda...
Zamanımı dahası kendimi adadığım bu dönemde yazamadım, yazsam da yayımlayamadım...
Yorumları okudukça mutlu oldum... Yazamıyorum diye derlendikçe dertlendim...
Güz dönemimi dondurup bazı kurslara devam etmiştim; zamanında mezun olabilmek için yaz okulu da şart oldu bu nedenle. 3,5 senede okul bitirip ne yapacaksın, öğrencilik gibisi var mı?? diyenlere rağmen... Yaz okuluma başladım ve bitirdim...
Okul da bitsin istiyorum...
Bitince ne yapıcam hiç bilmesem de bitsin...
Yaz okuluna rağmen en eğlenceli yazlarımdan birini geçirmiş olabilirim; çalıştım, okula gittim, işe gittim, gezdim, antrenman yapamadım(!) bir günü 48 saate çıkardım... Yine yapamadım (belki biraz yaptım).
Yoruldum; ama bitti... (Kim sölüyordu?? Bitti, zor oldu ama, bitti )
Bu arada bu yaz evlilik kavramıyla tanıştım ilk defa, bir arkadaşım evlendi, bir arkadaşımın sözü de çok yakında...
Söz yüzüğü nişan yüzüğünden inceymiş bunu öğrendim; sonra şu evlilik teklifi için tektaş olur ya, söz yüzüğü, nişan yüzüğü, evlenirken de alyans mıydı neydi, deli deli dört yüzük takıcam diye dertleniyordum ben. (hayır! evlilikmiş, doğru adammış dert değil yüzüklere dertleniyorum yani). Dertlenmeme gerek yokmuş. Tataaaam söz yüzüğü öyle bir süreliğine takılan bir şeymiş, nişan yüzüğü de evlilikte el değiştiriyormuş kaldı geriye bir de teklif de takılan. Kısaca toplamda 2 tane(cik) yüzük , bunu öğrenince bir rahatlama geldi bana; 4 değil iki yüzük takıcakmışım hahayyy şu 2 yüzüğün ağırlığı da üzerimden kalktığına göre gerisi teferruat, doğru adam , aileler falan filan...
Ben böyle kendi kendime niye mi saçmalıyorum? Çok yakın arkadaşlarımdan birinin sözü tam 1 hafta sonra da, ondan...
Ben heyecan yaptım resmen... Hatun rahat! Ben de bir gerginlik bir gerginlik(pre menstruasyon dönemiyle kafa kafaya gerginim, var gerisini siz düşünün. Bunun daha nişanı var düğünü var.)(Bir de söz yüzüğünü alırlarken onlara en şanslı söz yüzüğünün onların olmasını diledim, 2. yüzük deseydim keşke diye kendimi yiyorum kaç haftadır.=))
Şaka bir yana;
Sevgili İ. diliyorum; Bu süreç , ilk adımından itibaren, her adımda daha güzel daha mutluluk verici bir hale gelsin. Seni bolca gülümsetsin... Hiç erken değil , onu(!) bulunca kaybetmemek gerek , bulduğun zaman tam zamanı aslında. Sen buldun, şansın daim olsun. Çok mutlu ol canım...
Yaz okulu bittiğine göre haberiniz olsun;
Tekrar hoşgeldim ben=)
Muhteşem pazarlar..
D.B
22 Temmuz 2011 Cuma
Bir süper kahraman büyüttü beni...
22.07.2011
Tanıdığım tek mükemmel erkeğe...
Çocukken süper kahramanımdın, büyüdükçe gözümde normalleştiririm sanıyordum seni! Hayal dünyam ufaldı , ama sen orada büyük kaldın. Senin gibi bir erkek daha tanısam belki olurdu, normalleştirebilirdim...
Olmadı...
O yüzden ben büyüdüm, sen benim süper kahramanım olarak kaldın...
Sen benim kim olmamı ne olmamı istedin bilmiyorum ama ben hep sana benzemeyi istedim.
Kurduğun bazı cümleleri senden önce kurmuş olmayı öyle çok isterdim ki...
Senden daha iyi bir yüzücü olmayı istemedim hiç, senin kadar iyi olmayı istedim, boğazı geçerken birkaç saniye gerinden gelmeyi kabul edememiş gibi görünsem de sen benim mükemmelimsin seni geçmeyi zaten istemezdim...
Senin kadar iyi yemek yapabilmek istedim, senin kadar susabilmek, senin kadar konuşabilmek, senin kadar okuyabilmek... Sen hep hedefim oldun benim...
Viski üzerine kitap okuduğunu gördüğüm de; senin viski'yi bildiğin kadar şarap bilmeye karar verdim... Sen harika yemek yapıyorsun diye gittim bir çok kursa, senin et yemeği yaptığın kadar iyi italyan yemekleri yapabilmeyi denedim. Sen harika tatlılar yapıyordun, ben lezzetli pastalar yapmaya başladım. Dünyanın en iyi suflesini elinden yiyordum bende sana en iyi çikolatalı tartını yaptım.Ya da sen öyle söyledin.
Her konuda öylesine farklı bir bakış açın vardı ki, her cümleni dinlemedim ben! İçtim. Her bahsettiğin konuda fikir sahibi olmak , senin dilinde konuşmak istedim. Bunun için çabaladım...
Seni daha çok dinleyebilmek için okudum , düşündüm, konuştum...
Sen babannemin yoğurtlu köftesini çok seviyorsun diye belki de, en sevdiğim yemek yoğurtlu köfte oldu benim...
Yaşıma rağmen senin kadar belki de daha çok ülke görmüş olmamı istedin. Ben yola senin kadar bilebilmek için çıktım.Sana anlatacak , seni şaşırtacak deneyimler biriktirdim. Her uzaklaştığımda seni çok özledim.
Senin kadar hızlı problem çözmek için matematiği sevdim, zor çözdüğüm her matematik sorusunu senden daha iyiyim bak demek için sana getirdim, hep benden farklı bir yöntemle çözdün sen, hayranlıkla izledim.
Hep ne kadar yakışıklı bir erkek olduğunu düşündüm. Beyaz gömleğin dünyadaki hiç bir erkeğe sana yakıştığı kadar yakışamayacağına karar verdim.
Sana sataşmak alışkanlık yaptı bende, kimseyle şakalaşırken seninle şakalaştığım kadar eğlenmedim...
Zor günler değil çok zor günler geçirdim... Her baba kadar durmadın yanımda ; arkadaşım olarak, babam olarak, abim olarak herşey olarak durdun sen.Sen tutmasan dengem bozulurdu benim. Ama sen vardın işte; şans öyle birşey olsa gerek ben sayende herşeyi yendim. İyileşip eskiye dönmedim üstelik, eski halime iyi ''daha'lar'' ekledim.
ŞİMDİ
Sana sırtımı yasladığımda dünyadaki herşeyi kaldırabileceğimi biliyorum , yanımdaysan ve bana inanıyorsan dünyadaki en güçlü varlıkmışım gibi hissediyorum, hiçbir şeye sana güvendiğim kadar güvenmiyorum, büyüyorum ama hep yanımda sana ihtiyaç duyuyorum, fikrini almadan hiç bir adım atmak istemiyorum.
Sen dinlemeyi sevdiğin için şarkı söylüyorum.Yanında olmayı her güncel konuyu seninle tartışmayı çok seviyorum. Her gece yatmadan önce sana,seni sevdiğimi söylemeden uyuyamıyorum, benim için her zaman çok özeldin şimdi koyucak yer bulamıyorum.
Sen benim mükemmelimsin...
Seni çok seviyorum...
Bu yazıyı 13 temmuz günü yazmaya başladım ben, 22 temmuz da, doğum gününde; yayımlamak üzere...
Her cümle de kelimeler ile oynadım, yerlerini değiştirdim... Her yeni yarattığım kalıpta birşeyleri beğenmedim... Eksik buldum.. Sildim tekrar,tekrar yazdım...
Mükemmele ulaşmaya çalışırken, el neden hep boş kalıyor deneyimlemiş oldum , öyle iyi yazmak istiyorum ki bu sefer; parmaklarım itemiyor tuşları, parmak uçlarımla yaptığım basınç yetersiz sanki.
Kelimeleri kullanma kabiliyetim yetmiyor...
Seninle büyümek, senin tarafından büyütülmek, anlatabileceğim birşey değilmiş benim...
Ben dünyadaki en mükemmel baba'ya sahip kızım... İfade edebileceğimden fazla bu..
Nice güzel, sağlıklı , mutlu yanında olacağım yıllara babacım..
Dilek haklarından bir tanesini ben kullanmak istiyorum; seninkilere yetecek kadar fazla mumun olacak diye tahmin ediyorum...
Hep yanımda olmanı diliyorum...
D.B
Tanıdığım tek mükemmel erkeğe...
Çocukken süper kahramanımdın, büyüdükçe gözümde normalleştiririm sanıyordum seni! Hayal dünyam ufaldı , ama sen orada büyük kaldın. Senin gibi bir erkek daha tanısam belki olurdu, normalleştirebilirdim...
Olmadı...
O yüzden ben büyüdüm, sen benim süper kahramanım olarak kaldın...
Sen benim kim olmamı ne olmamı istedin bilmiyorum ama ben hep sana benzemeyi istedim.
Kurduğun bazı cümleleri senden önce kurmuş olmayı öyle çok isterdim ki...
Senden daha iyi bir yüzücü olmayı istemedim hiç, senin kadar iyi olmayı istedim, boğazı geçerken birkaç saniye gerinden gelmeyi kabul edememiş gibi görünsem de sen benim mükemmelimsin seni geçmeyi zaten istemezdim...
Senin kadar iyi yemek yapabilmek istedim, senin kadar susabilmek, senin kadar konuşabilmek, senin kadar okuyabilmek... Sen hep hedefim oldun benim...
Viski üzerine kitap okuduğunu gördüğüm de; senin viski'yi bildiğin kadar şarap bilmeye karar verdim... Sen harika yemek yapıyorsun diye gittim bir çok kursa, senin et yemeği yaptığın kadar iyi italyan yemekleri yapabilmeyi denedim. Sen harika tatlılar yapıyordun, ben lezzetli pastalar yapmaya başladım. Dünyanın en iyi suflesini elinden yiyordum bende sana en iyi çikolatalı tartını yaptım.Ya da sen öyle söyledin.
Her konuda öylesine farklı bir bakış açın vardı ki, her cümleni dinlemedim ben! İçtim. Her bahsettiğin konuda fikir sahibi olmak , senin dilinde konuşmak istedim. Bunun için çabaladım...
Seni daha çok dinleyebilmek için okudum , düşündüm, konuştum...
Sen babannemin yoğurtlu köftesini çok seviyorsun diye belki de, en sevdiğim yemek yoğurtlu köfte oldu benim...
Yaşıma rağmen senin kadar belki de daha çok ülke görmüş olmamı istedin. Ben yola senin kadar bilebilmek için çıktım.Sana anlatacak , seni şaşırtacak deneyimler biriktirdim. Her uzaklaştığımda seni çok özledim.
Senin kadar hızlı problem çözmek için matematiği sevdim, zor çözdüğüm her matematik sorusunu senden daha iyiyim bak demek için sana getirdim, hep benden farklı bir yöntemle çözdün sen, hayranlıkla izledim.
Hep ne kadar yakışıklı bir erkek olduğunu düşündüm. Beyaz gömleğin dünyadaki hiç bir erkeğe sana yakıştığı kadar yakışamayacağına karar verdim.
Sana sataşmak alışkanlık yaptı bende, kimseyle şakalaşırken seninle şakalaştığım kadar eğlenmedim...
Zor günler değil çok zor günler geçirdim... Her baba kadar durmadın yanımda ; arkadaşım olarak, babam olarak, abim olarak herşey olarak durdun sen.Sen tutmasan dengem bozulurdu benim. Ama sen vardın işte; şans öyle birşey olsa gerek ben sayende herşeyi yendim. İyileşip eskiye dönmedim üstelik, eski halime iyi ''daha'lar'' ekledim.
ŞİMDİ
Sana sırtımı yasladığımda dünyadaki herşeyi kaldırabileceğimi biliyorum , yanımdaysan ve bana inanıyorsan dünyadaki en güçlü varlıkmışım gibi hissediyorum, hiçbir şeye sana güvendiğim kadar güvenmiyorum, büyüyorum ama hep yanımda sana ihtiyaç duyuyorum, fikrini almadan hiç bir adım atmak istemiyorum.
Sen dinlemeyi sevdiğin için şarkı söylüyorum.Yanında olmayı her güncel konuyu seninle tartışmayı çok seviyorum. Her gece yatmadan önce sana,seni sevdiğimi söylemeden uyuyamıyorum, benim için her zaman çok özeldin şimdi koyucak yer bulamıyorum.
Sen benim mükemmelimsin...
Seni çok seviyorum...
Bu yazıyı 13 temmuz günü yazmaya başladım ben, 22 temmuz da, doğum gününde; yayımlamak üzere...
Her cümle de kelimeler ile oynadım, yerlerini değiştirdim... Her yeni yarattığım kalıpta birşeyleri beğenmedim... Eksik buldum.. Sildim tekrar,tekrar yazdım...
Mükemmele ulaşmaya çalışırken, el neden hep boş kalıyor deneyimlemiş oldum , öyle iyi yazmak istiyorum ki bu sefer; parmaklarım itemiyor tuşları, parmak uçlarımla yaptığım basınç yetersiz sanki.
Kelimeleri kullanma kabiliyetim yetmiyor...
Seninle büyümek, senin tarafından büyütülmek, anlatabileceğim birşey değilmiş benim...
Ben dünyadaki en mükemmel baba'ya sahip kızım... İfade edebileceğimden fazla bu..
Nice güzel, sağlıklı , mutlu yanında olacağım yıllara babacım..
Dilek haklarından bir tanesini ben kullanmak istiyorum; seninkilere yetecek kadar fazla mumun olacak diye tahmin ediyorum...
Hep yanımda olmanı diliyorum...
D.B
21 Haziran 2011 Salı
İnsan hissettiği yaştadır... Hımmmmm emin değilim ama KÜÇÜK hissediyorum..
Üniversiteye girdiğim yıla hatta orta okula başladığım zamana gidiyorum, sonra kabaca bir hesap yapıyorum biri 4 yıllık diğeri ise 11 yıllık bir zaman dilimini ifade ediyor , ortaokul neyse de üniversiteye başladığım günden beri tam 4 yıl geçtiğine ikna olamıyorum bir türlü,
4 yıl, 1460 gün 35040 saat... Tek kelime can buluyor zihnimde...
İMKANSIZ
Ben yaşamadım bu zamanı , yani olsa olsa 8,9 ay olsun hadi en fazla 1 yıl, 1,5 yıl, ama valla o kadar...
Koştura koştura bilgisayarı açıyorum, Yok! Tarih değişmemiş, gazetelere bakıyorum geri giden birşey yok!Yani elbette geri giden şeyler(!) var ama beklediğim başka bir geri gidiş, mecbur kabul ediyorum.
Zaman hızlı akıyor...!
Ne zor şeymiş zamanın geçmesi, durmaması en kötüsü bireyin bunu idrak etmesi; herkes biliyor da, alt beyine itiyor sanırım bu gerçeği, benim annem mesela ben onu bildim bileli 35 yaşında, bende 17 civarlarında takılıyorum, yukarısını kabul etmiyorum. Buna göre mi yaşıyorsunuz derseniz?! Hayır, ama zihnimizi buna göre şekillendiriyor olabiliriz.
Aslında küçüklükten başlayarak söylendi, bu bize de, hani bazı şeyler kolay kabullenilmiyor, öyle birşey bu da.
Aa geçti harbiden! demek gerkiyor demek ki. ''Yaşamazsam öğrenmem'' psikolojisi! (bkz. seçim, anketler, olmazlar, imkansızlar bal gibi ortada bir adet sonuç )
Yoksa James Barrie de o timsahın içine o tiktakları boşa koymadı yani, varolmayan ülkede bile zaman'ı düşman algılatarak birşey anlatmaya çalıştı mutlaka da. 10 yaşın da velet iken zaman diyince biri, 18 olsam haydi lilililli diye takılıyorsun tabi; Peter Pan ne yapsın...!
Hadi Peter Pan'de anlayamadın kızım d., lafa gelince sürrealist çalışmaları seviyorum. Freud bla bla, Andre Bretonda o şiirde bunu anlatıyor... Aslında Picasso....; şöyle böyle diye ahkam kes sonra Dali yırtına yırtına saat eritsin anlama ; nitekim anlamamıştım da...
Bugün de vahiy falan inmedi, sadece komşu teyze rap söyler bir üslubla ''hey d. seneye mezun oluyorsun ; hadi bakalım bundan sonra artık hayat daha da hızlanır'' dedi. Ta taaaaaaam; Vee! Peter Pan'miş Dali'ymiş hepsini yalan etti.
Belki çok ağırdı ama; şuan ''Zamanı içimde hissettim'' deyip ağzımı büzdüre büzdüre kafa sallıyorum; en kısa sürede en ağır şekilde farkındalık oluşumu bu etkiyi yapıyor olsa gerek...
Zamanı herkesin içinde hissetmesi dileklerimle..
4 yıl, 1460 gün 35040 saat... Tek kelime can buluyor zihnimde...
İMKANSIZ
Ben yaşamadım bu zamanı , yani olsa olsa 8,9 ay olsun hadi en fazla 1 yıl, 1,5 yıl, ama valla o kadar...
Koştura koştura bilgisayarı açıyorum, Yok! Tarih değişmemiş, gazetelere bakıyorum geri giden birşey yok!Yani elbette geri giden şeyler(!) var ama beklediğim başka bir geri gidiş, mecbur kabul ediyorum.
Zaman hızlı akıyor...!
Ne zor şeymiş zamanın geçmesi, durmaması en kötüsü bireyin bunu idrak etmesi; herkes biliyor da, alt beyine itiyor sanırım bu gerçeği, benim annem mesela ben onu bildim bileli 35 yaşında, bende 17 civarlarında takılıyorum, yukarısını kabul etmiyorum. Buna göre mi yaşıyorsunuz derseniz?! Hayır, ama zihnimizi buna göre şekillendiriyor olabiliriz.
Aslında küçüklükten başlayarak söylendi, bu bize de, hani bazı şeyler kolay kabullenilmiyor, öyle birşey bu da.
Aa geçti harbiden! demek gerkiyor demek ki. ''Yaşamazsam öğrenmem'' psikolojisi! (bkz. seçim, anketler, olmazlar, imkansızlar bal gibi ortada bir adet sonuç )
Yoksa James Barrie de o timsahın içine o tiktakları boşa koymadı yani, varolmayan ülkede bile zaman'ı düşman algılatarak birşey anlatmaya çalıştı mutlaka da. 10 yaşın da velet iken zaman diyince biri, 18 olsam haydi lilililli diye takılıyorsun tabi; Peter Pan ne yapsın...!
Hadi Peter Pan'de anlayamadın kızım d., lafa gelince sürrealist çalışmaları seviyorum. Freud bla bla, Andre Bretonda o şiirde bunu anlatıyor... Aslında Picasso....; şöyle böyle diye ahkam kes sonra Dali yırtına yırtına saat eritsin anlama ; nitekim anlamamıştım da...
Bugün de vahiy falan inmedi, sadece komşu teyze rap söyler bir üslubla ''hey d. seneye mezun oluyorsun ; hadi bakalım bundan sonra artık hayat daha da hızlanır'' dedi. Ta taaaaaaam; Vee! Peter Pan'miş Dali'ymiş hepsini yalan etti.
Belki çok ağırdı ama; şuan ''Zamanı içimde hissettim'' deyip ağzımı büzdüre büzdüre kafa sallıyorum; en kısa sürede en ağır şekilde farkındalık oluşumu bu etkiyi yapıyor olsa gerek...
Zamanı herkesin içinde hissetmesi dileklerimle..
20 Haziran 2011 Pazartesi
Üç yumurtayı kırdım önce portakal dilimledim ince ince, göz kararı da biraz süt kattım kalktım sana kek yaptım...
Suratsız bir kaptan, sevimli miçolar ve 4 gün boyunca soluganlardan kaçarak ne yaptım ben...
Eğlendim...
Çok sey öğrendim, çok şaşırdım, çok yandım,çok güldüm, çok yedim ne yaptıysam çok olmuş; ancak fark ettim.
Sorsalar, siyaset üzerine yapılan esprileri; apaci melodisiyle aynı potada eritmeyi tercih etmezdim, aseksüelitenin doruklarına ulaşmamı sağlayacak her muhabbete de kulak tıkardım ama bir yerden sonra iç iç iç iç .... şeklinde dolaştığımız sevimli yatımız da tüm bu durumlara karşı çok savunmasızdım,koruyamadım kendimi.
Kafam karışmış, o kadar meşrubat tüketiminden sonra; ana başlıklarım çok hata veriyor; aseksüelim ama spartacus gerçeği ortada, en az üç çocuk doğurucam adam haklı beyler, bronzlaşıcam çünkü yananı görür allah, gencim güzelim seni üzerim hareketi bilinç altının dışa vurumu, bundan sonraki her seçimde oyum en yakışıklı başbakan adayına, kariyermiş okulmuş hepsi boş galiba, bol aş kaygısız baş derdine düşmeli , 34 beden olmam engelleniyor , nutella kavanozu dolapta ise geceler zindan geceler, yüksek lisans yapsam kendimle çelişir miyim, ne güzel şey baba parası yemek, tüm bu konular arasında git gellerdeyim, gittiğim ortada da sağlam dönerim inşallah.
Tüm bu karmaşanın arasında üniversitemin güzide(!) öğrenci işleri çalışanları sistemimi kilitleyince erken İstanbul ŞOK 'u yaşadım.
Otomasyona teşekkür..
Herşeyi aşmak sizinle kolay beyler...
p.s Sevgili B. güneşte kalınca sarardım canım, al başına belayı okadar söyledin oldu sonunda. Bu gerçekle yaşa da gör! Ben sana kırk defa söylersen olur demedim mi... Üzerine öküz oturmuş gibi hissedersin tabii hakettin bunu...
Eğlendim...
Çok sey öğrendim, çok şaşırdım, çok yandım,çok güldüm, çok yedim ne yaptıysam çok olmuş; ancak fark ettim.
Sorsalar, siyaset üzerine yapılan esprileri; apaci melodisiyle aynı potada eritmeyi tercih etmezdim, aseksüelitenin doruklarına ulaşmamı sağlayacak her muhabbete de kulak tıkardım ama bir yerden sonra iç iç iç iç .... şeklinde dolaştığımız sevimli yatımız da tüm bu durumlara karşı çok savunmasızdım,koruyamadım kendimi.
Kafam karışmış, o kadar meşrubat tüketiminden sonra; ana başlıklarım çok hata veriyor; aseksüelim ama spartacus gerçeği ortada, en az üç çocuk doğurucam adam haklı beyler, bronzlaşıcam çünkü yananı görür allah, gencim güzelim seni üzerim hareketi bilinç altının dışa vurumu, bundan sonraki her seçimde oyum en yakışıklı başbakan adayına, kariyermiş okulmuş hepsi boş galiba, bol aş kaygısız baş derdine düşmeli , 34 beden olmam engelleniyor , nutella kavanozu dolapta ise geceler zindan geceler, yüksek lisans yapsam kendimle çelişir miyim, ne güzel şey baba parası yemek, tüm bu konular arasında git gellerdeyim, gittiğim ortada da sağlam dönerim inşallah.
Tüm bu karmaşanın arasında üniversitemin güzide(!) öğrenci işleri çalışanları sistemimi kilitleyince erken İstanbul ŞOK 'u yaşadım.
Otomasyona teşekkür..
Herşeyi aşmak sizinle kolay beyler...
p.s Sevgili B. güneşte kalınca sarardım canım, al başına belayı okadar söyledin oldu sonunda. Bu gerçekle yaşa da gör! Ben sana kırk defa söylersen olur demedim mi... Üzerine öküz oturmuş gibi hissedersin tabii hakettin bunu...
11 Haziran 2011 Cumartesi
Şarap şişesinde balık olsam, dalsam, çıksam ya da sadece kahkaha atsam...
Her gün yeni bir şeyler öğreniyor insan kendine yeni vasıflar ekliyor. Deneyerek, pek çok şey kazanıyor , kaybediyor, ama tekrar denemek için düşse de kalkıyor.
Bütün hayat , amaçlar tek bir şeye odaklı; Mutluluk...
Sahi çok mu zor mutlu olmak, zor olan sürekliliğini sağlamak sanırım...
Mutluluk üzerine bir hikaye okumuştum. Didaktik bir amaçla yazılmıştı. (Mesnevi'de okumuştum diye hatırlıyorum, ancak belki başka bir
yerde okumuş da olabilirim.)
''Bir kral , mutluluğun sırrını öğrenmek isteyen oğlunu, uzak ülkelerden birinde yaşayan, bir alimin yanına gönderir.
Oğlan gider alimin bulunduğu yere ve ona mutluluğun sırrını öğrenmek istediğini söyler. Adam peki der, ama önce; genç bir şey yapmalıdır.
Alim, bir çay kaşığının içine bir damla zeytin yağı damlatır, ve gençten gidip bütün evini dolaşmasını, duvardaki tabloları, mobilyaları incelemesini ve sonra yanına gelip , neler gördüğünü ona anlatmasını ister. Ancak genç adam bunu yaparken çay kaşığını elinde tutacak, ve o bir damla zeytin yağını dökmeyecektir.
Genç adam gider bütün evi dolaşır ve geri gelir, çay kaşığının içindeki damla hala dökülmemiştir. Alim genç adama neler gördüğünü en çok neyi beğendiğini sorar ancak genç adam , cevap veremez çünkü bir damla zeytin yağına öyle konsantre olmuş dökmemek için öyle uğraşmıştır ki, böylesine onu dökmemeye odaklanmışken evi inceleyememiştir.
Bunun üzerine alim kaşığı tekrar adama verir ve yine zeytin yağını dökmeden gelmesini ancak bu kez evide incelemesini ister.
Genç adam gider evi gezer,duvardaki tabloların ne kadar güzel olduğunu, mobilyalarda ne kadar ince bir işçilik olduğunu farkeder eve hayran kalır. Bir önceki gezintisinde bunları nasıl farkedememiş olduğuna inanamayarak alimin yanına gider.
Anlatmaya başlar, alim sözünü kesmeden, gencin heyecanla tüm detayları anlatmasını bekler, sonra gülümser ve çay kaşığını işaret eder.
Genç adam çay kaşığını tümüyle unutmuştur, zeytin yağı da elbette dökülmüştür.
Alim genç adama döner ve '' mutluluk , güzellikleri farketmeyi ve hissetmeyi ertelememek ancak bunu yaparken kaşıktaki bir gram yağdan olmamakla mümkün'' der.
Mutluluğu elde etmek pek kolay görünmedi gözüme bu öyküyü okuduktan sonra...
Güzellikleri farketmek nispeten kolay olsa da aldanmamak ve bir damla yağdan olmamak zor.
Galiba...
Belki de değildir , belki tek yapmamız gereken önce ne istediğimizi farketmek, ve karar vermek sonrada onu nasıl isteyeceğimizi bilmektir...
Ben liste yapmaya başladım bile..
Başlamak bitirmenin yarısı demişti biri hatırlıyorum.
Bütün hayat , amaçlar tek bir şeye odaklı; Mutluluk...
Sahi çok mu zor mutlu olmak, zor olan sürekliliğini sağlamak sanırım...
Mutluluk üzerine bir hikaye okumuştum. Didaktik bir amaçla yazılmıştı. (Mesnevi'de okumuştum diye hatırlıyorum, ancak belki başka bir
yerde okumuş da olabilirim.)
''Bir kral , mutluluğun sırrını öğrenmek isteyen oğlunu, uzak ülkelerden birinde yaşayan, bir alimin yanına gönderir.
Oğlan gider alimin bulunduğu yere ve ona mutluluğun sırrını öğrenmek istediğini söyler. Adam peki der, ama önce; genç bir şey yapmalıdır.
Alim, bir çay kaşığının içine bir damla zeytin yağı damlatır, ve gençten gidip bütün evini dolaşmasını, duvardaki tabloları, mobilyaları incelemesini ve sonra yanına gelip , neler gördüğünü ona anlatmasını ister. Ancak genç adam bunu yaparken çay kaşığını elinde tutacak, ve o bir damla zeytin yağını dökmeyecektir.
Genç adam gider bütün evi dolaşır ve geri gelir, çay kaşığının içindeki damla hala dökülmemiştir. Alim genç adama neler gördüğünü en çok neyi beğendiğini sorar ancak genç adam , cevap veremez çünkü bir damla zeytin yağına öyle konsantre olmuş dökmemek için öyle uğraşmıştır ki, böylesine onu dökmemeye odaklanmışken evi inceleyememiştir.
Bunun üzerine alim kaşığı tekrar adama verir ve yine zeytin yağını dökmeden gelmesini ancak bu kez evide incelemesini ister.
Genç adam gider evi gezer,duvardaki tabloların ne kadar güzel olduğunu, mobilyalarda ne kadar ince bir işçilik olduğunu farkeder eve hayran kalır. Bir önceki gezintisinde bunları nasıl farkedememiş olduğuna inanamayarak alimin yanına gider.
Anlatmaya başlar, alim sözünü kesmeden, gencin heyecanla tüm detayları anlatmasını bekler, sonra gülümser ve çay kaşığını işaret eder.
Genç adam çay kaşığını tümüyle unutmuştur, zeytin yağı da elbette dökülmüştür.
Alim genç adama döner ve '' mutluluk , güzellikleri farketmeyi ve hissetmeyi ertelememek ancak bunu yaparken kaşıktaki bir gram yağdan olmamakla mümkün'' der.
Mutluluğu elde etmek pek kolay görünmedi gözüme bu öyküyü okuduktan sonra...
Güzellikleri farketmek nispeten kolay olsa da aldanmamak ve bir damla yağdan olmamak zor.
Galiba...
Belki de değildir , belki tek yapmamız gereken önce ne istediğimizi farketmek, ve karar vermek sonrada onu nasıl isteyeceğimizi bilmektir...
Ben liste yapmaya başladım bile..
Başlamak bitirmenin yarısı demişti biri hatırlıyorum.
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Hayallerimin adamı, söylediklerime inandı mı?
Babam bir ara evlenmemem konusunda baskı yapıyordu, ''tamam babacım diyordum erken evlenmeyeceğim'', sonra kem küm etti ''30 umdan önce evlenmeyeceğim'' dedim, Bir baktım ipin ucu kaçmış babam 40 'ı yakalamak peşinde.
Hıhı! dedim mutlu olsun diye, son cümlesi 30 'dan önce erkek arkadaş istemem oldu.
Ne denir şimdi buna? Babacım geç kaldın desem üzülücek, ''yok baba asla 30 dan önce! Xy algım kapalı'' desem ben kendimi dalga geçiyormuş gibi hissedicem.
Ama yinede kendi hislerimi bir kenara bıratım. '' Haklısın babacım 30 dan önce erkek arkadaş için çok erken'' dedim.(saygısız bir çocuk değilim yemin ederim dalga geçmek de değil niyetim, ama babamın bütün aksam masa da surat asmasına gönlüm el vermedi)
İnandı mı bilmiyorum ama bir mutluluk haline girdi görmeniz gerek... Bütün gece şen kahkahalar attık, ben biraz suçluluk hissetmedim değil...
Babama not:
Babacım kabul edelim, 30 dan öncesi erkek arkadaş için çok da erken değil , hadi gel makul bir nokta da anlaşalım... Böyle ikimizde komik oluyoruz... Senin 30'undan önce kız arkadaşın olmadı mı canım?? (Bu bir soru değil bu arada, yaşımdan yaşını çıkarıcak kadar matematiğim var! Yani..)
Hıhı! dedim mutlu olsun diye, son cümlesi 30 'dan önce erkek arkadaş istemem oldu.
Ne denir şimdi buna? Babacım geç kaldın desem üzülücek, ''yok baba asla 30 dan önce! Xy algım kapalı'' desem ben kendimi dalga geçiyormuş gibi hissedicem.
Ama yinede kendi hislerimi bir kenara bıratım. '' Haklısın babacım 30 dan önce erkek arkadaş için çok erken'' dedim.(saygısız bir çocuk değilim yemin ederim dalga geçmek de değil niyetim, ama babamın bütün aksam masa da surat asmasına gönlüm el vermedi)
İnandı mı bilmiyorum ama bir mutluluk haline girdi görmeniz gerek... Bütün gece şen kahkahalar attık, ben biraz suçluluk hissetmedim değil...
Babama not:
Babacım kabul edelim, 30 dan öncesi erkek arkadaş için çok da erken değil , hadi gel makul bir nokta da anlaşalım... Böyle ikimizde komik oluyoruz... Senin 30'undan önce kız arkadaşın olmadı mı canım?? (Bu bir soru değil bu arada, yaşımdan yaşını çıkarıcak kadar matematiğim var! Yani..)
Babannem flörte karşı... Ben hayallerindeki torun..
Yeni nesil çok acaip derler, külliyen yalan!
Acaip olan eski nesil! Gerçekten ama!
Onların yaşına gelince , onlar gibi olmam yani eminim,şansımı zorlamam ben...
Babannem mesela, duymak istediğini duyar hep , görmek istediği gibi görür... Geçen gün bana gelmişlerdi birlikte , o çok seviyor diye ''Deniz Yıldızı'' diye bir dizi var (bende ozaman duydum) oturduk hem muhabbet ediyoruz, hem onu izliyoruz.
Mırıl mırıl birşeyler söyleniyor,dedim ki ''Ne oldu babanne ne söyleniosun?'' ''Şu kıvırcık saçlı kız var ya'' dedi , ''ee babanne'' dedim, ''O herkesle öpüşüyor kızım, hiç hoşuma gitmiyor benim o kız.''dedi. Bende güldüm ''haklısın babanne'' dedim.
Durdu durdu , ''Sen onla bunla öpüşmüyorsun dimi kızım'' dedi.
''Yok babannecim'' dedim.
Sonra biraz daha durdu belli, bir sıkıntısı var, ''Sen geceleri falan erkeklerle dışarıda çıkmıyorsun dimi kızım'' dedi.
''Yok babannecim çıkmıyorum'' dedim.
''Tek başına da çıkmıyorsun dimi kızım, arkadaşlarınla çıkacağın zaman topluca çıkıyorsunuz gündüzleri'' dedi.
''Evet babannecim öyle yapıyoruz'' dedim.
''Öyle el ele falan da tutuşmuyorsun dimi, şimdiki gençler yolda sarmaş dolaş yürüyor bizim zamanımızda.....''
''Yok, ele ele de tutuşmuyorum'' dedim.
Sonra artık dayanamadım, ''bakışmıyorum bile babanne'' , ''hatta direk cümle de kurmuyorum konuşacağım zaman ben yanımdaki arkadaşa söylüyorum o iletiyor'' dedim.
Başta hoşuna gitti gibi oldu, sonra surat buruşturdu ''Aferim , sen benimle dalga mı geçiyorsun'' dedi.
E! yani dedim , biryere kadar tamam da ben hı, dedikçe sen eşeğin kulağına suyu kaçırdın.(düzeltmeyin o cümle böyle mutlu!).
Kısaca , yahu biz çocuklar elimizden geleni yapıyoruz mutlu etmek için sizleri! Sizde oh hadi şunda tuttu,istediğimi duydum, bunu da araya sıkıştırıveriyim demeyin. Karşılıklı bir adım atalım olmaz mı?
Babannem için;
Babannecim seni çok çok çok seviyorum birtanesin sen... Ben bu yazıyı komiklik olsun diye yazdım, sen bunu okursun şimdi, ben gerçekten de , el ele tutuşup gezmiyorum bile, geceleri de uslu uslu bloğuma yeni saçmalıklar ekliyorum,senin öğrettiğin gibi kıyafet kesip biçiyorum kısaca hayallerindeki torunum!!
Acaip olan eski nesil! Gerçekten ama!
Onların yaşına gelince , onlar gibi olmam yani eminim,şansımı zorlamam ben...
Babannem mesela, duymak istediğini duyar hep , görmek istediği gibi görür... Geçen gün bana gelmişlerdi birlikte , o çok seviyor diye ''Deniz Yıldızı'' diye bir dizi var (bende ozaman duydum) oturduk hem muhabbet ediyoruz, hem onu izliyoruz.
Mırıl mırıl birşeyler söyleniyor,dedim ki ''Ne oldu babanne ne söyleniosun?'' ''Şu kıvırcık saçlı kız var ya'' dedi , ''ee babanne'' dedim, ''O herkesle öpüşüyor kızım, hiç hoşuma gitmiyor benim o kız.''dedi. Bende güldüm ''haklısın babanne'' dedim.
Durdu durdu , ''Sen onla bunla öpüşmüyorsun dimi kızım'' dedi.
''Yok babannecim'' dedim.
Sonra biraz daha durdu belli, bir sıkıntısı var, ''Sen geceleri falan erkeklerle dışarıda çıkmıyorsun dimi kızım'' dedi.
''Yok babannecim çıkmıyorum'' dedim.
''Tek başına da çıkmıyorsun dimi kızım, arkadaşlarınla çıkacağın zaman topluca çıkıyorsunuz gündüzleri'' dedi.
''Evet babannecim öyle yapıyoruz'' dedim.
''Öyle el ele falan da tutuşmuyorsun dimi, şimdiki gençler yolda sarmaş dolaş yürüyor bizim zamanımızda.....''
''Yok, ele ele de tutuşmuyorum'' dedim.
Sonra artık dayanamadım, ''bakışmıyorum bile babanne'' , ''hatta direk cümle de kurmuyorum konuşacağım zaman ben yanımdaki arkadaşa söylüyorum o iletiyor'' dedim.
Başta hoşuna gitti gibi oldu, sonra surat buruşturdu ''Aferim , sen benimle dalga mı geçiyorsun'' dedi.
E! yani dedim , biryere kadar tamam da ben hı, dedikçe sen eşeğin kulağına suyu kaçırdın.(düzeltmeyin o cümle böyle mutlu!).
Kısaca , yahu biz çocuklar elimizden geleni yapıyoruz mutlu etmek için sizleri! Sizde oh hadi şunda tuttu,istediğimi duydum, bunu da araya sıkıştırıveriyim demeyin. Karşılıklı bir adım atalım olmaz mı?
Babannem için;
Babannecim seni çok çok çok seviyorum birtanesin sen... Ben bu yazıyı komiklik olsun diye yazdım, sen bunu okursun şimdi, ben gerçekten de , el ele tutuşup gezmiyorum bile, geceleri de uslu uslu bloğuma yeni saçmalıklar ekliyorum,senin öğrettiğin gibi kıyafet kesip biçiyorum kısaca hayallerindeki torunum!!
28 Mayıs 2011 Cumartesi
Bu bir delilik hali vol2
Şimdi bir kombinler dizisi hazırlıyorum yatıp kalkıp onu düşünüyorum, her sabah uyandığımda bir parçanın diğer parçaya ne kadar uygun olduğu üzerine düşüncelerle kalkıyorum yataktan. Yatarken yine hangi parçaları hangi parçalarla kombine etsem diye düşünüp uyuyorum. Saplantı, takıntı oldu. Bu kombinasyonları olabilecek en iyi hale sokmak istiyorum... Maket yap, giyin , soyun, kes, dik, not oku, finale gir, jüriye çık, pozu hayal et, bu kıyafete hangi hikaye olsun, Sinan mimarisinde çatıların temel özellikleri, şu binanın sirkülasyon sistemide çözülmedi gitti, bu elbiseye hangi ayakkabı gider, bu çirkin oldu, bu çok güzel, şu çantaya aşık oldum , bu evin çatısı sakil amaaaan tam delirdim ya!! Ama keyifli bir yolculuk bu... (Kavaklıdere tatlı sert eşilik ediyor arada bana... ''Mehmet Yalçın'a sevgi ve teşekkürlerimle'')
Masamın üzerinde, 1/200 arazi maketim, pudra rengi 13 punt topuklu ayakkabılar ,kordelalarla fantezilerime kurban ettğim mercan rengi mini elbise, maket kartonlarım ve sketch book'um duruyor.. Yerde iğne iplik ve şallara, plan kesit paftalarım ve Architect Sinan notlarım eşlik ediyor...
Kerem sözümü tutuyorum, bak koleksiyonum yetişsin diye ne haldeyim... (ne kadar istediğim çok açık değil mi???)
Babacım yarım dönem dondurmama rağmen okulumu zamanında bitirmek için uyumuyorum bazen... 120 kredim bittiğinde tutman gereken bir sözün vardı unutma lütfen, seni seviyorum..(bu arada 117 de olsa olmaz mııı??)
Masamın üzerinde, 1/200 arazi maketim, pudra rengi 13 punt topuklu ayakkabılar ,kordelalarla fantezilerime kurban ettğim mercan rengi mini elbise, maket kartonlarım ve sketch book'um duruyor.. Yerde iğne iplik ve şallara, plan kesit paftalarım ve Architect Sinan notlarım eşlik ediyor...
Kerem sözümü tutuyorum, bak koleksiyonum yetişsin diye ne haldeyim... (ne kadar istediğim çok açık değil mi???)
Babacım yarım dönem dondurmama rağmen okulumu zamanında bitirmek için uyumuyorum bazen... 120 kredim bittiğinde tutman gereken bir sözün vardı unutma lütfen, seni seviyorum..(bu arada 117 de olsa olmaz mııı??)
Sevgilerimle... D.B
Ukalaysam suçum ne!
Bu kulaklar bunu da duydu sonunda, bir de duyduğum kişiyi görün, yakın arkadaşlarımdan birinin erkek arkadaşı.Ben oyle insan ayırmayı hakikatten sevmem ama bunu görseniz sümüğünüzü sürmezsiniz o derece(pucca'ya teşekkür=)) .Benim canım arkadaşım(yemin ederim benim arkadaşım diye demiyorum candır birtanedir akıllıdır, zekidir, güzeldir, bulunmaz hint kumaşıdır). Gitmiş xy kromozomunu almış ama evrimde homo erectus'da kalmış bir varlığa aşık olmuş. Tamam o yaptı bir hata (müdahale etseydin yazacağına diyenler haklısınız!!) ama yapamadım, her nekadar bir çeşit odun(!)kalas(!)vasıfsızlık abidesi varlık(!) , bile olsa arkadaşımın sevgilisidir diyip bağrıma bastım.
Abuk davranışlar ve saygısızlığın bini bir para, vazgeç kızım elini sallasan bin beşyüzü diyoruz , yok! Üzülüyorsun değmez, diyoruz! Hergün ağlıyorsun, adam adi yahu! zamanına yazık diyoruz, yok yok yok! Adam bizim kıza Brad Pitt yakışıklılığında, Einstein zekasında, Can Yücel kıvamında hatta R.T.E karizmasında; gözü görmüyor hatunun. Mehmet Günsür gelse yok diyecek yani o derece...! Neyse sonuç olmadı! Etkisiz kaldık biz.. En sonunda önümde birbirlerine girene kadar bende klasik kız tarafıydım anlaşılacağı üzere.
Ama bu cümle beni benden aldı artık...
Ben diyorum ki öyle ukalalık doğuştan falan gelmiyor, öyle kendi kendine falan da olmuyor. İnsan ukala; yapılıyor. Ciddiyim , zorla ukala yapılıyor. Yani hani öyle çok iltifata mazhar oluyor sanmayın ; hakettiğinden fazla ilgi gören her hiçbir vasıfı olmayan(!) varlık öyle oluyor. Hatta vasıfsızlığından ötürü ukala davranayım bari bir vasıfım var da ondan ukalayım zannetsinler diye ukala oluyor birçoğu. (istisnalar ne yazık ki kaideyi bozmaz) (odunluğu ukalalık yada cool(!)'luk olarak adlandıran bilimum genç lütfen üzerinize alınmayın)
ŞİMDİ, DÜN SUSMAM DAHA UYGUNDU! ANCAK BUGÜN ,ARKADAŞIMI GÖRDÜKÇE ANLADIM Kİ SÖYLEMEK İSTEDİĞİM BİRŞEYLER VAR..
''Bak güzel kardeşim, ilk olarak hala liseden kalmış o odun davranışlarınla değil daha cool yada çekici olmak(!) zaten mevcut olmayan(!) potansiyelinin bile çok gerisindesin! Üstelik , kendini sandığın şey inan bana değilsin! Hoş, bunun mahtemelen zaten farkındasın da! Birşey miş(!) gibi davrandığında , gerçekten çok zorlama duruyor bilesin! Söylediğin sözlerle zaten her nekadar kaliteni belli etmiş olsan ve özür dilememe acizliğinde bile olsan , umarım birgün sende değişirsin. Ve son olarak evet o cici kız senin peşinde şu üç günde hayatında kimse için çabalamadığı kadar çabaladı ama bu sen birşey(!) olduğun için değil o seni birşey sandığı içindi! farkına var! En azından korkak değil senden daha cesaretli davranmış olan insana saygı duy. Duygusuzca dik durmuş görünmektense(ki sadece görünmek mesele) duyguları için savaşmış olmanın değerini anlarsın umarım! Ama bunun için önce o aşağılık kompleksini bir kenara bırakman, hayat boyu değil de arada bir duygu karmaşasına düştüğünde sürünüyor olman gerek.''
Sevgilerimle...
D.B
Şey gibi işte... böyle DKNY’nin vitrinlerine bakıp bakıp iç geçirdikten sonra, kalkıp aynısı pazarda var diyerek 5 TL’ye aldığın penyeler. Kimisi iyi çıkıyor da, bu sefer yanılmıştı arkadaşım.. (Pucca'dan da biraz destek..)
Bu kulaklar bunu da duydu sonunda, bir de duyduğum kişiyi görün, yakın arkadaşlarımdan birinin erkek arkadaşı.Ben oyle insan ayırmayı hakikatten sevmem ama bunu görseniz sümüğünüzü sürmezsiniz o derece(pucca'ya teşekkür=)) .Benim canım arkadaşım(yemin ederim benim arkadaşım diye demiyorum candır birtanedir akıllıdır, zekidir, güzeldir, bulunmaz hint kumaşıdır). Gitmiş xy kromozomunu almış ama evrimde homo erectus'da kalmış bir varlığa aşık olmuş. Tamam o yaptı bir hata (müdahale etseydin yazacağına diyenler haklısınız!!) ama yapamadım, her nekadar bir çeşit odun(!)kalas(!)vasıfsızlık abidesi varlık(!) , bile olsa arkadaşımın sevgilisidir diyip bağrıma bastım.
Abuk davranışlar ve saygısızlığın bini bir para, vazgeç kızım elini sallasan bin beşyüzü diyoruz , yok! Üzülüyorsun değmez, diyoruz! Hergün ağlıyorsun, adam adi yahu! zamanına yazık diyoruz, yok yok yok! Adam bizim kıza Brad Pitt yakışıklılığında, Einstein zekasında, Can Yücel kıvamında hatta R.T.E karizmasında; gözü görmüyor hatunun. Mehmet Günsür gelse yok diyecek yani o derece...! Neyse sonuç olmadı! Etkisiz kaldık biz.. En sonunda önümde birbirlerine girene kadar bende klasik kız tarafıydım anlaşılacağı üzere.
Ama bu cümle beni benden aldı artık...
Ben diyorum ki öyle ukalalık doğuştan falan gelmiyor, öyle kendi kendine falan da olmuyor. İnsan ukala; yapılıyor. Ciddiyim , zorla ukala yapılıyor. Yani hani öyle çok iltifata mazhar oluyor sanmayın ; hakettiğinden fazla ilgi gören her hiçbir vasıfı olmayan(!) varlık öyle oluyor. Hatta vasıfsızlığından ötürü ukala davranayım bari bir vasıfım var da ondan ukalayım zannetsinler diye ukala oluyor birçoğu. (istisnalar ne yazık ki kaideyi bozmaz) (odunluğu ukalalık yada cool(!)'luk olarak adlandıran bilimum genç lütfen üzerinize alınmayın)
ŞİMDİ, DÜN SUSMAM DAHA UYGUNDU! ANCAK BUGÜN ,ARKADAŞIMI GÖRDÜKÇE ANLADIM Kİ SÖYLEMEK İSTEDİĞİM BİRŞEYLER VAR..
''Bak güzel kardeşim, ilk olarak hala liseden kalmış o odun davranışlarınla değil daha cool yada çekici olmak(!) zaten mevcut olmayan(!) potansiyelinin bile çok gerisindesin! Üstelik , kendini sandığın şey inan bana değilsin! Hoş, bunun mahtemelen zaten farkındasın da! Birşey miş(!) gibi davrandığında , gerçekten çok zorlama duruyor bilesin! Söylediğin sözlerle zaten her nekadar kaliteni belli etmiş olsan ve özür dilememe acizliğinde bile olsan , umarım birgün sende değişirsin. Ve son olarak evet o cici kız senin peşinde şu üç günde hayatında kimse için çabalamadığı kadar çabaladı ama bu sen birşey(!) olduğun için değil o seni birşey sandığı içindi! farkına var! En azından korkak değil senden daha cesaretli davranmış olan insana saygı duy. Duygusuzca dik durmuş görünmektense(ki sadece görünmek mesele) duyguları için savaşmış olmanın değerini anlarsın umarım! Ama bunun için önce o aşağılık kompleksini bir kenara bırakman, hayat boyu değil de arada bir duygu karmaşasına düştüğünde sürünüyor olman gerek.''
Sevgilerimle...
D.B
Şey gibi işte... böyle DKNY’nin vitrinlerine bakıp bakıp iç geçirdikten sonra, kalkıp aynısı pazarda var diyerek 5 TL’ye aldığın penyeler. Kimisi iyi çıkıyor da, bu sefer yanılmıştı arkadaşım.. (Pucca'dan da biraz destek..)
20 Mayıs 2011 Cuma
Evli ve çocuklu bir adam böyle olmamalı olmasın...
Aşk Tesadüfleri Sever'e gittim. Kimse laf söylemesin hiç! Gayet de güzel bir filmdi. Ben sonunda hüngür şakır ağladım şahsen.(belki duygusal bir dönemime denk gelmesiyle ilgilidir biraz da ama hatice netice davalarında netice demişlerdi mühim olan, o halde ağladım.) .
Herneyse, zaten merak edenler gider izler, o yüzden konusu böyle, müzikleri şöyle demeyeceğim. Başka büyük sorunlarım oldu bu film vizyona girdikten sonra..
Bu Mehmet Günsür ceza..
Şahsen bana ceza yani..
Film arasında çıktık suratım beş karış, annem dedi ki ne oldu beğenmedin mi filmi? Yok dedim beğendim de... Kem küm..
Yani anlamıyorum ben, allahım madem, bu adamı yarattın neden bukadar yakışıklı yarattın? Hadi bu kadar yakışıklı yarattın niye bir adet yarattın? Hadi diyelim ki bir de bir adet yarattın peki niye kamuya açmadın da evlendirdin? Bari kamuya açsaydın ,olamaz mıydı, bukadarını haketmedik mi??
Bu kadarı azap! Ciddiyim! Göze , duygulara, tüm xx'lere azap... Acımasızlık...
Eşitlik istiyorum yahu...
Evli ve çocuklu bir adam böyle olmamalı olmasın...
Sonra hiç ahlaki bulmamama karşın ben de sorguluyorum '' Kalede kaleci var diye gol atılmaz mı yani?'' Çok çirkin çok, Mehmet Günsür toplumun ahlakını bozuyor, RTÜK asıl ona yasak koymalı...
BENCE...
Herneyse, zaten merak edenler gider izler, o yüzden konusu böyle, müzikleri şöyle demeyeceğim. Başka büyük sorunlarım oldu bu film vizyona girdikten sonra..
Bu Mehmet Günsür ceza..
Şahsen bana ceza yani..
Film arasında çıktık suratım beş karış, annem dedi ki ne oldu beğenmedin mi filmi? Yok dedim beğendim de... Kem küm..
Yani anlamıyorum ben, allahım madem, bu adamı yarattın neden bukadar yakışıklı yarattın? Hadi bu kadar yakışıklı yarattın niye bir adet yarattın? Hadi diyelim ki bir de bir adet yarattın peki niye kamuya açmadın da evlendirdin? Bari kamuya açsaydın ,olamaz mıydı, bukadarını haketmedik mi??
Bu kadarı azap! Ciddiyim! Göze , duygulara, tüm xx'lere azap... Acımasızlık...
Eşitlik istiyorum yahu...
Evli ve çocuklu bir adam böyle olmamalı olmasın...
Sonra hiç ahlaki bulmamama karşın ben de sorguluyorum '' Kalede kaleci var diye gol atılmaz mı yani?'' Çok çirkin çok, Mehmet Günsür toplumun ahlakını bozuyor, RTÜK asıl ona yasak koymalı...
BENCE...
19 Mayıs 2011 Perşembe
Güneşin altında yeni birşey yok...
Dünya üzerinde biri birinden tümüyle farklı ne var?
Yeni olan? Yeni kavramını hak eden ne?
Yeni olan ''BİZİZ''
''Yapılacak olan herşey yapıldı.''
''Mücadele edelim!''
''Ettiler,kaybettiler.''
''Kayıp kuşak''
Başarı liyakate bağlı...
Hata yapma lüksü hep elimizde olmalı yinede...
Yeni olan? Yeni kavramını hak eden ne?
Yeni olan ''BİZİZ''
''Yapılacak olan herşey yapıldı.''
''Mücadele edelim!''
''Ettiler,kaybettiler.''
''Kayıp kuşak''
Başarı liyakate bağlı...
Hata yapma lüksü hep elimizde olmalı yinede...
''Je t'aime''
''Je t'aime'' cekimini inceliyorum 2 gündür... Çekimin konsept tasarımcısı Z. Berhan Yılmaz, fotoğraf sanatçısı ise Mehmet Erzincan. Ne kadar begendigimi yada yaratici buldugumu bilmiyorum soylememe gerek var mi? Kotu birsey yazip daha gercekci görünmek de isterdim ama 20 yas deneyimim yeterli değil sanirim ''detaylica'' incelemeye devam ettiğim bu cekime dair ......... olsa daha iyi olurdu cümlesi kurabilmek için. Bu işte imzam olsun delice isterdim ama bunu söyleyebilirim.Öncelikle çekim inanılmaz eğlenceli görünüyor, kocaman pandaları ve iyi kombine edilmiş parçaların eşlik ettiği modelleri barındıran kareler kesinlikle nerde olursa olsun dikkat çekmeyi başarıyor.Panda bir karede modele kırmızı halıda eşlik ediyorken, diğer karede karşısında durup , onunla öpüşüyor, uzaktan uzağa acı acı onu izlediği ve modelin pandaya sırtını döndüğü kare de çok güzel bence.Ama en çok panda'nın modelle tango yaptığı kareyi sevdim. Çekim için yapılan mekan tercihleride bence çok başarılı, her kare için farklı bir mekan seçilmiş. Mekanlar iki karekteri adeta bakanın gözüne sokuyor ve arka planda, sade ama etkileyici bir fon oluşturuyor. (önde olma, arkada olma durumu her kare de çok belirgin)

Çekim sanki modaya aşık olan, onun için acı çeken, ona tutkuyla bağlı ve ona yakın durmaya çalışan; yinede kendine özgü tarzından çok ödün vermek istemeden tüm bunları yapmayı deneyen bir pandayı anlatıyor ve bu noktada modayı kendinize uydurarak ona uyun der gibi...
Bir taraftanda çok sevimli bir hayvan kullanarak belki ''moda'' ve ''hayvan'' barıştırılmaya çalışılmış, birinin diğerine zarar vermeden de güzel sonuçların ortaya çıkabileceğine işaret edilmek istenmiştir... Diye düşünüyorum ben... (Her dönem de kürkün moda olması, tasarımcıları ikiye bölmüş durumda çünkü...)
Bilmem..
Berhan bey'e sormak lazım, kendisi Borusan Flarmoni Orkestrasının konsept tasarımcısı ve yoğun bir dönemde, sorsak cevap verir mi acaba??
...
...
Bir cekim incelerken birkac gun boyunca tekrar tekrar ayni karelere dönerim genelde, farkli detaylar bulmaya calisirim. Bu cekimde de detaylari yakalamak icin çabaladim... Çabaliyorum.. Görmek istedigin kareyi önce hayal etmek sonrada yaratmak harika olsa gerek, tek bir karede bütün bir hikaye.. üstelik karakterler betimlemeye gerek kalmaksızın göz önünde olduğundan daha canlı ve bir kismi bakanin hayal gücüne bırakıldığından daha geliştirilebilir...
Konsept tasarımını yapan için yorumları duymak da muhtesemdir eminim, kendi hikayelerinin baska zihinlerde ne yone evrildigini gözlemlemek , çok sihirli olmalı...
Aybükecan ben değilim baştan söyliyim de bitsin bu dert!!!
Kalemime bir sınır olmasın istiyorum...
Çok mu şey istiyorum yani?
Bu bloğu tutup '' yatmadan önce 100 fırça darbesi kitabına çevirmicem elbette'' (çeviremem de zaten orası ayrı, ben aldım okudum o kitabı, hatun kafayı çizmiş ya yok öyle bir dünya!!)
Bugün annem gelip geçtikçe göz gezdiriyor bloğuma tabi daha linkini vermiyorum ,(Evet! Bir anda yaymak planım(hala böyle bi planım var yani henüz kabullenmedim kendin pişir kendin ye tadında yazılarım olduğunu)).
İçten içe korkmuş; ''ya bu kız aile sırlarımızı deşifre ediyorsa'' diye. Hatta daha kötüsü ''ya kendini deşifre ediyorsa'' diye (deşifre edilcek bir şey olsa da etsem keşke, yok diyorum inanmak istemiyor zavallım). Neyse annem hayıflanadursun bende güle oynaya yazı yazıyordum.
Sonunda dayanamadı... Oraya düzgün şeyler yaz haa dedi...(bir kere bu haa(!) burada çok kaba oldu annemi yanlış tanıtmak istemem kendisi nazi generali olsa , nazik bir nazi generali olurdu muhakkak) .
Şimdi düzgün şeyler derken??
Ben tam ağzımı açıyordum ki...
Vazgeçip sustum...(bazen susabiliyorum, kendimi bile şaşırtıyorum öyle zamanlarda)
Yahu dayımın halasının eniştesinin kızının torunundan bana ne! Şimdi ben şurda yazıcaksam o da o kadar işsiz güçsüz ki bunu okuyup(yazılarımı okuyanlar işsiz güçsüz değil bu sıfat tamlamasında bir hata var bende çözemedim, okuyup konuşanlar işsiz güçsüz o noktaya vurgu var bu cümlede) konuşacaksa söyleyin bana ben yazmasam da zaten konuşmaz mı??
Kurma hikaye yazarmışım, hikayedeki aybükecan karekterini ben sanrlarmış, aslında o karekter varya, o didemmiş kendini yazmış derlermiş, aybükecan ne yapsa benden bilinirmiş, yapmasa da yaptı derlermiş....... ....miş ......mış ....muş. Ben en son üst kata çıkarken; o otomatik pilotta, konuşuyordu. Giyindim, araba anahtarımı aradım, bulamadım, sordum dolapta diyip devam etti. Evden çıktım, arkadaşlarımla buluştum, oturdum , döndüm inanır msınız hala aybükecan'ın ben olmadığıma nasıl ikna edermişiz insanları kısmındaydı... Ağzı yorulmadı mı diye baktım yok spor yapıyor resmen, gitti rahat bir 500 kilokalori... Şuan blog yazıyorum o hala aybükecanla benim aramızdaki farkları insanlara nasıl anlatacağıyla uğraşıyor...
Ne enerji ne konuşma azmiymiş şaşırdım, yani bağımsız aday olsa, ben yemin ederim veririm oyumu sonunda susması ihtimal dahilinde ise bile...
Çok mu şey istiyorum yani?
Bu bloğu tutup '' yatmadan önce 100 fırça darbesi kitabına çevirmicem elbette'' (çeviremem de zaten orası ayrı, ben aldım okudum o kitabı, hatun kafayı çizmiş ya yok öyle bir dünya!!)
Bugün annem gelip geçtikçe göz gezdiriyor bloğuma tabi daha linkini vermiyorum ,(Evet! Bir anda yaymak planım(hala böyle bi planım var yani henüz kabullenmedim kendin pişir kendin ye tadında yazılarım olduğunu)).
İçten içe korkmuş; ''ya bu kız aile sırlarımızı deşifre ediyorsa'' diye. Hatta daha kötüsü ''ya kendini deşifre ediyorsa'' diye (deşifre edilcek bir şey olsa da etsem keşke, yok diyorum inanmak istemiyor zavallım). Neyse annem hayıflanadursun bende güle oynaya yazı yazıyordum.
Sonunda dayanamadı... Oraya düzgün şeyler yaz haa dedi...(bir kere bu haa(!) burada çok kaba oldu annemi yanlış tanıtmak istemem kendisi nazi generali olsa , nazik bir nazi generali olurdu muhakkak) .
Şimdi düzgün şeyler derken??
Ben tam ağzımı açıyordum ki...
Vazgeçip sustum...(bazen susabiliyorum, kendimi bile şaşırtıyorum öyle zamanlarda)
Yahu dayımın halasının eniştesinin kızının torunundan bana ne! Şimdi ben şurda yazıcaksam o da o kadar işsiz güçsüz ki bunu okuyup(yazılarımı okuyanlar işsiz güçsüz değil bu sıfat tamlamasında bir hata var bende çözemedim, okuyup konuşanlar işsiz güçsüz o noktaya vurgu var bu cümlede) konuşacaksa söyleyin bana ben yazmasam da zaten konuşmaz mı??
Kurma hikaye yazarmışım, hikayedeki aybükecan karekterini ben sanrlarmış, aslında o karekter varya, o didemmiş kendini yazmış derlermiş, aybükecan ne yapsa benden bilinirmiş, yapmasa da yaptı derlermiş....... ....miş ......mış ....muş. Ben en son üst kata çıkarken; o otomatik pilotta, konuşuyordu. Giyindim, araba anahtarımı aradım, bulamadım, sordum dolapta diyip devam etti. Evden çıktım, arkadaşlarımla buluştum, oturdum , döndüm inanır msınız hala aybükecan'ın ben olmadığıma nasıl ikna edermişiz insanları kısmındaydı... Ağzı yorulmadı mı diye baktım yok spor yapıyor resmen, gitti rahat bir 500 kilokalori... Şuan blog yazıyorum o hala aybükecanla benim aramızdaki farkları insanlara nasıl anlatacağıyla uğraşıyor...
Ne enerji ne konuşma azmiymiş şaşırdım, yani bağımsız aday olsa, ben yemin ederim veririm oyumu sonunda susması ihtimal dahilinde ise bile...
Engin sussa diyorum...
Her reklamda fonda Engin Altan Düzyatan'ı duymaktan bıktım...
Neden mi?
Adamın sesi beni hasta ediyorda ondan!
Herşey şey bitti bir de ses takıntım başladı sayesinde... (Sesi Engin'e benzesin nedir ya...?!) (O değil engin nedir asıl?! Sanki kırk yıllık kankam!!) Hayır babannem hep der bana ''hem kız hem baldırı düz hem ucuz olmaz'' diye. Ben sanki hepsini buldum bir ses kalmıştı takmadığım o da Enginciğimin sesi gibi olsun diye dolaşıyorum. (Bu durum için çok terbiyesiz bir lafta var lugatımda buldunlu arıyosunlu ama bloğumu kirletmeyeceğim...). Kötüsü adama bok atamıyorumda!! (Bravoooo ne kadar naziğim sen git aramalı bulmalı lafı koymuyorum de , bloğum kirlenmesin diye vıdı vıdı yap arkasındaki cümlede ''bok'' kelimesini kullan , ''dam üstünde saksağan gel bize bazı bazı'' -düzeltmeyin biliyorum vur beline kazmayı olduğunu-)
Herneyse, ''sesi iyi ama ,adam aptal yaaa'' deme özgürlüğümü istiyorum... Yada ''zeki ama tipi cık, ha haayyy rüyasına teşfrif etmem'' deme hakkımı istiyorum...
Adama bazı şeylerden biraz, bazı şeylerden fazla, seste de son gaz bonkör davranmış güzel tanrım...
Yordunuz beni Engin bey cidden yordunuz yani...
Neden mi?
Adamın sesi beni hasta ediyorda ondan!
Herşey şey bitti bir de ses takıntım başladı sayesinde... (Sesi Engin'e benzesin nedir ya...?!) (O değil engin nedir asıl?! Sanki kırk yıllık kankam!!) Hayır babannem hep der bana ''hem kız hem baldırı düz hem ucuz olmaz'' diye. Ben sanki hepsini buldum bir ses kalmıştı takmadığım o da Enginciğimin sesi gibi olsun diye dolaşıyorum. (Bu durum için çok terbiyesiz bir lafta var lugatımda buldunlu arıyosunlu ama bloğumu kirletmeyeceğim...). Kötüsü adama bok atamıyorumda!! (Bravoooo ne kadar naziğim sen git aramalı bulmalı lafı koymuyorum de , bloğum kirlenmesin diye vıdı vıdı yap arkasındaki cümlede ''bok'' kelimesini kullan , ''dam üstünde saksağan gel bize bazı bazı'' -düzeltmeyin biliyorum vur beline kazmayı olduğunu-)
Herneyse, ''sesi iyi ama ,adam aptal yaaa'' deme özgürlüğümü istiyorum... Yada ''zeki ama tipi cık, ha haayyy rüyasına teşfrif etmem'' deme hakkımı istiyorum...
Adama bazı şeylerden biraz, bazı şeylerden fazla, seste de son gaz bonkör davranmış güzel tanrım...
Yordunuz beni Engin bey cidden yordunuz yani...
17 Mayıs 2011 Salı
Deli deliye ben akıllıya... İyi yıllar...
2010 Haziranından sonra en çok akıllıya muhtaç olduğumuzu biliyorum.. Bir sürpriz de bu haziran da beni karşılasın istiyorum. Ancak bu kez mümkünse iyi bir karşılama...
Bu ''iki'' haziran arasındaki bir yılın benden ne çok şey alıp götürdüğünü ve neler getirdiğini düşünüyorum bugünlerde...
Hayatın birkaç günde inanılmaz değiştiğini gördüm mesela, şimdi her iyi şeyin değerini daha çok biliyorum.(deniyorum)
''Aile'' nin insanın sahip olduğu en değerli şey olduğunu, her durumun eğer onlar yanında ise aşılabileceğini, öğrendim... Aklıma geldikçe onlara sahip olduğum için minnet duyuyorum tanrıya... Kendilerine belki dünyanın en iyi ailesine sahip olduğumu düşündüğüme dair ipucu vermiyorum yeterince, ancak bunu da git gide öğrenicem sanırım... Onlarla geçirdiğim zamanın ne kadar değerli olduğunu bu yıl daha iyi kavradım. Ailem söz konusu olduğunda neler yapabilceğimi neleri göze alabileceğimi gördüm...
Hayatta çok kötü olaylar yaşansa da zamanın herşeyin üstünü örtmekteki maharetinin ne kadar çok olduğunu öğrendim.
Hayatın sandığım kadar uzun olmadığını ama çok da kısa olmadığını öğrendim. O yüzden ertelememeye çalışıyorum planlarımı ama sabırsız da davranmamayı deniyorum sabır gösterdiğim de yeterince çabayla herşey oluyor, olduruluyor çünkü...
Güçlü olmanın, güçsüz yönlerini çok iyi bilmekle başladığını öğrendim... Güçsüz taraflarımı kabul ettim sonra...
Çok iyi dostların çok zaman geçirdiğin dostlar olmadığını... Hayatta olmaz dememeyi öğrendim...
En kötü şey de bile vardır bir hayır diyenlere kızıyordum, bu söz de doğruymuş; (deli bir optimistin uydurması değilmiş) onu öğrendim...
Olgunluk beraberinde, durgunluğu getiriyormuş ama hep bazı özellikler değişmeden, ne kadar yontulsa da, öylece kalmayı başarıyormuş, öğrendim.
''20 yıllık'' büyümek için ''3 gün'' azmış, hızlı büyüdüm ben bu yıl biraz, zormuş ; zamandan kazanmak yorgunluk yaratıyormuş öğrendim...
Şimdi iyiki diyorum...
İyiki yaşamışım ben bu yılı...
Keşkelerin herzaman iyikilere dönüşebileceğini biliyorum çünkü..
Bir süre haziran da kutlicam ben yeni yılı...
Yeni yıl herkese hayallerini getirsin...
Nice mutlu yıllar herkese...
Bir Şarap Tadımı Hikayesi...
Şarap kursuna da gittim ben birkaç tadıma katılma fırsatımda oldu ama ''şarap üzerine böylesine keyifli bir sohbet deneyimlemedim'' desem yeri..
Gusto dergisi genel yayın yönetmeni Mehmet Yalçın'ın konuşmacı olarak katıldığı bir şarap tadımına/kursuna(!) katıldım, Mehmet Yalçın aynı zamanda A'dan Z'ye ŞARAP kitabınında yazarı, sohbet ve bilgi aktarımını öyle güzel harmanlıyor ki ben zamanın nasıl geçtiğini anlamadım şahsen... İnanılmaz da sempatik bir adam, dünya tatlısı ve acaip kültürlü de bir eşi var, ailesiyle oturup sohbet etme şansım oldu, eşi de resim ile uğraşıyormuş, en yakın zamanda hem Rouge'u hemde atölyeyi ziyaret etmeyi planlıyorum... Bir de dünya şirini, fazla akıllı bir oğlu var, yok böyle bir çocuk denilenlerden...
Sözlerine şarap yapılabilir 3000 çeşit üzüm olduğunu söyleyerek başladı Mehmet bey... Yıllık yağış miktarına ve mevsimlerin nasıl geçtiğine göre de her bir çeşit farklı tatlara bürünüyormuş. Kısaca merlot her yıl farklı bir tadla karşılayabiliyor şarap severleri, böylece binlerce tad çıkıyor ortaya... Şarapların çeşitli üzümler harmanlanarak elde edildiğini de düşünürsek her şişe de farklı bir tad ile karşılaşmak beklenen bir durum haline geliyor kanımca.
Sonra deneyeceğimiz şarapları ne için tercih ettiğinden bahsetti... Biraz anılarından, biraz şaraba dair genel bilgilerden , biraz ordan biraz burdan derken şarap seven sevmeyen herkesin dikkatle takip edeceği bir çizgide ilerledi şarap tadımı...
Tadına baktığımız şarapları, kendi damak algımla yorumlamaya çalıştım. Mehmet bey'in ekledikleri ve fikirleriyle bende bir harmanlama yaptım. Sinerji oluşturabilirsem ne mutlu bana...
1. Deneme;(Likya Chardonnay Arycanda 2009) Chardonnay üzümlerinden elde edilmiş bir şarap olan Likya ile başladık tadıma. Antalya yöresine ait bir şarap bu. Otsu(çam reçinesi) aromalara sahip füme ve is kokusu hakim. Geriden bal ve pismis elma aromalari geliyor. Bitimi oldukça uzun ve lezzetli. Üzümünün hakkını veriyor gibi geldi bana...
MİŞ/MUŞ Beyaz şarap yıllandırılmıyormuş (Yıllandırılabilir %5'lik bir bölüm hariç,)
Rengine bakılarak tazeliğinin anlaşılabilirmiş(açık tonlarda, açık altın rengi,başar sarısı) Koyu tonlarda , konyak rengi olmamalıymış (okside olması durumunda rengi koyulaşıyormuş).
p.s Kısıtlı filtrasyon şarabın tadını arttırıyormuş, Az filtrasyon makbul olan yani...
2. Deneme; (Turasan Rose 2010) Kapadokya yöresine ait bir şarap. Kalecik karası ve şiraz üzümlerinin harmanlanması ile elde edilmiş bir şarap bu, şişelenme tarihi 2010. Rose şarapların genellikle yavruağazı renkte olmasına karşın bu şarap kırmızı renge yakın. Yuvarlak gövdeli ve berrak olan turasan rose 2010, yoğun meyve aromaları içeriyor.
MİŞ/MUŞ Rose şaraplar canlı pembe olmalıymış(turuncu ise bozuk/yıllanmış). Pembe şaraplarda tıpkı beyaz şaraplar gibi yıllandırılmıyormuş.Hava durumu şarap tercihinde çok etkin bir faktörmüş! Sıcak havalarda kırmızı şarap yerine pembe şarap tercih edilmeliymiş.(soğutulmaya daha uygun) Pembe şarap kırmızı şarap yapıldığında ideal bir sonuç elde edilemeyecek üzümler kullanılarak yapılıyormuş. Baharatlı yiyeceklere eşilik etmesi için ideal bir tercihmiş. Pembe şarap eğer kırmızı renge yakın ise ''Klaret'' adını alıyormuş.
p.s Turasan Rose 2009 Concours Mondial de Bruxelles'den altın madalya kazanmış bir şarap. Turasan Rose 2010 aynı yere talip olan Turasan Rose'nin yeni rekoltesi.
3. Deneme; (Tomurcukbağ Trajan Kalecik Karası Rezerv 2009) Ankara-Kalecik yöresine ait bir şarap bu, %100 kalecik karası üzümlerinden elde ediliyor. Sadece 7000 şişe üretilmiş.Rengi açık kırmızı. Burunda kiraz ve ahududu kokuları çok belirgin hissediliyor. Orta yoğunlukta, dengeli, meyvemsi ancak derinliği olmayan bir şarap. Bitimi biraz kısa bence.
MİŞ/MUŞ:Kırmızı şarapta rengin açıklığı yada koyuluğu belirleyici değilmiş.Beyaz şarabın oksijenden kaçırılması gerekliliğinin aksine kırmızı şarap mutlaka oksijenle temas etmeli böylece açılması sağlanmalıymış.Ilınan kırmızı şarap gevşeyerek sünermiş , sıcak havalarda kırmızı şarap (özellikle bordo şarapları gibi ağır şaraplar) tercih edilmemeliymiş. Beyaz şarapta renk yaşlandıkça koyulaşırken kırmızı şaraplarda genellikle yaşlandıkça renk açılırmış.Beyaz şarabın ideal içim sıcaklığı (6-8 derece) ,kırmızı şarabın ideal içim sıcaklığı (18 derece min. 13 -14) olmalıymış. Kadeh tutuşu çok(!) önemliymiş, kadehin, şarabın vücut sıcaklığından etkilenmeyeceği şekilde tutulması gerekiyormuş.(örneğin konyak da bardaktan tutularak içilmeli...).

6. Deneme:(Kavaklıdere Narince 2000) Kavaklıdere Şarapları'nın monosepaj ürünlerinden biri. Bir sene meşe fıçıda, daha sonra bir sene de şişede bekletiliyor. Narince üzümünden (Tokat'ın meşhur üzümü) yapılıyor. Rengi yeşilimsi çok açık sarı . Narenciye kokulu, yuvarlak, dolgun gövdeli(alk or. %19) bir şarap bu. Bitimi kısa. Meditasyon yada keyif şarabı olarak sınıflandırılabilir.
Gusto dergisi genel yayın yönetmeni Mehmet Yalçın'ın konuşmacı olarak katıldığı bir şarap tadımına/kursuna(!) katıldım, Mehmet Yalçın aynı zamanda A'dan Z'ye ŞARAP kitabınında yazarı, sohbet ve bilgi aktarımını öyle güzel harmanlıyor ki ben zamanın nasıl geçtiğini anlamadım şahsen... İnanılmaz da sempatik bir adam, dünya tatlısı ve acaip kültürlü de bir eşi var, ailesiyle oturup sohbet etme şansım oldu, eşi de resim ile uğraşıyormuş, en yakın zamanda hem Rouge'u hemde atölyeyi ziyaret etmeyi planlıyorum... Bir de dünya şirini, fazla akıllı bir oğlu var, yok böyle bir çocuk denilenlerden...
Sözlerine şarap yapılabilir 3000 çeşit üzüm olduğunu söyleyerek başladı Mehmet bey... Yıllık yağış miktarına ve mevsimlerin nasıl geçtiğine göre de her bir çeşit farklı tatlara bürünüyormuş. Kısaca merlot her yıl farklı bir tadla karşılayabiliyor şarap severleri, böylece binlerce tad çıkıyor ortaya... Şarapların çeşitli üzümler harmanlanarak elde edildiğini de düşünürsek her şişe de farklı bir tad ile karşılaşmak beklenen bir durum haline geliyor kanımca.
Sonra deneyeceğimiz şarapları ne için tercih ettiğinden bahsetti... Biraz anılarından, biraz şaraba dair genel bilgilerden , biraz ordan biraz burdan derken şarap seven sevmeyen herkesin dikkatle takip edeceği bir çizgide ilerledi şarap tadımı...
Tadına baktığımız şarapları, kendi damak algımla yorumlamaya çalıştım. Mehmet bey'in ekledikleri ve fikirleriyle bende bir harmanlama yaptım. Sinerji oluşturabilirsem ne mutlu bana...
1. Deneme;(Likya Chardonnay Arycanda 2009) Chardonnay üzümlerinden elde edilmiş bir şarap olan Likya ile başladık tadıma. Antalya yöresine ait bir şarap bu. Otsu(çam reçinesi) aromalara sahip füme ve is kokusu hakim. Geriden bal ve pismis elma aromalari geliyor. Bitimi oldukça uzun ve lezzetli. Üzümünün hakkını veriyor gibi geldi bana...MİŞ/MUŞ Beyaz şarap yıllandırılmıyormuş (Yıllandırılabilir %5'lik bir bölüm hariç,)
Rengine bakılarak tazeliğinin anlaşılabilirmiş(açık tonlarda, açık altın rengi,başar sarısı) Koyu tonlarda , konyak rengi olmamalıymış (okside olması durumunda rengi koyulaşıyormuş).
p.s Kısıtlı filtrasyon şarabın tadını arttırıyormuş, Az filtrasyon makbul olan yani...
2. Deneme; (Turasan Rose 2010) Kapadokya yöresine ait bir şarap. Kalecik karası ve şiraz üzümlerinin harmanlanması ile elde edilmiş bir şarap bu, şişelenme tarihi 2010. Rose şarapların genellikle yavruağazı renkte olmasına karşın bu şarap kırmızı renge yakın. Yuvarlak gövdeli ve berrak olan turasan rose 2010, yoğun meyve aromaları içeriyor.MİŞ/MUŞ Rose şaraplar canlı pembe olmalıymış(turuncu ise bozuk/yıllanmış). Pembe şaraplarda tıpkı beyaz şaraplar gibi yıllandırılmıyormuş.Hava durumu şarap tercihinde çok etkin bir faktörmüş! Sıcak havalarda kırmızı şarap yerine pembe şarap tercih edilmeliymiş.(soğutulmaya daha uygun) Pembe şarap kırmızı şarap yapıldığında ideal bir sonuç elde edilemeyecek üzümler kullanılarak yapılıyormuş. Baharatlı yiyeceklere eşilik etmesi için ideal bir tercihmiş. Pembe şarap eğer kırmızı renge yakın ise ''Klaret'' adını alıyormuş.
p.s Turasan Rose 2009 Concours Mondial de Bruxelles'den altın madalya kazanmış bir şarap. Turasan Rose 2010 aynı yere talip olan Turasan Rose'nin yeni rekoltesi.
3. Deneme; (Tomurcukbağ Trajan Kalecik Karası Rezerv 2009) Ankara-Kalecik yöresine ait bir şarap bu, %100 kalecik karası üzümlerinden elde ediliyor. Sadece 7000 şişe üretilmiş.Rengi açık kırmızı. Burunda kiraz ve ahududu kokuları çok belirgin hissediliyor. Orta yoğunlukta, dengeli, meyvemsi ancak derinliği olmayan bir şarap. Bitimi biraz kısa bence.MİŞ/MUŞ:Kırmızı şarapta rengin açıklığı yada koyuluğu belirleyici değilmiş.Beyaz şarabın oksijenden kaçırılması gerekliliğinin aksine kırmızı şarap mutlaka oksijenle temas etmeli böylece açılması sağlanmalıymış.Ilınan kırmızı şarap gevşeyerek sünermiş , sıcak havalarda kırmızı şarap (özellikle bordo şarapları gibi ağır şaraplar) tercih edilmemeliymiş. Beyaz şarapta renk yaşlandıkça koyulaşırken kırmızı şaraplarda genellikle yaşlandıkça renk açılırmış.Beyaz şarabın ideal içim sıcaklığı (6-8 derece) ,kırmızı şarabın ideal içim sıcaklığı (18 derece min. 13 -14) olmalıymış. Kadeh tutuşu çok(!) önemliymiş, kadehin, şarabın vücut sıcaklığından etkilenmeyeceği şekilde tutulması gerekiyormuş.(örneğin konyak da bardaktan tutularak içilmeli...).

4.Deneme:(Château Lamothe Vincent Bordeaux 2008) Fransız bir bordo şarabı. 80% Merlot 20% Cabernet Sauvignon harmanlaması ile elde edilmiş. Bordo/ siyahi bir renge sahip. Burunda ahududu, vişne, böğürtlen , kiraz aromalarının çok net hissedildiği bir şarap. Yoğun ve sert, kadifemsi buruklukta bir tadı, uzun bir bitimi var. Bu tarz şarapların hepsinin gerktirdiği gibi; bu şarapta karafta bekletilmesi gereken bir şarap.
MİŞ/MUŞ: Şarap üretiminde harmanlama tekniği ; sinerji yaratılıyormuş ve tek cins bir üzümle elde edilebilecek olan tadlardan daha başarılı tadlar elde ediliyormuş bu teknikle. Bordo şarapları ( yoğun ve sert kırmızı şaraplar ile) ile delizya hardalı çok yakışıyormuş.
5.Deneme: (Nusretbey)Gökçeada’da üretilen “Nusret Bey Şarapları” organik üzümden elde ediliyor. Cabarnet Sauvignon üzümlerinden üretilen şarap, koyu vişne renginde, burun ve damakta kuru meyve ve hafif baharatlı aramolar bırakıyor. Bitimi kısa.
p.s Gökçeada'da Barba Yorgo şaraplarını faklı bulmuş, ve sevmiştim bence Nusretbey şarabı da mutlaka denenmeli...
6. Deneme:(Kavaklıdere Narince 2000) Kavaklıdere Şarapları'nın monosepaj ürünlerinden biri. Bir sene meşe fıçıda, daha sonra bir sene de şişede bekletiliyor. Narince üzümünden (Tokat'ın meşhur üzümü) yapılıyor. Rengi yeşilimsi çok açık sarı . Narenciye kokulu, yuvarlak, dolgun gövdeli(alk or. %19) bir şarap bu. Bitimi kısa. Meditasyon yada keyif şarabı olarak sınıflandırılabilir.p.s Şarapta açılıp kapanabilir kapak kullanılmış, Üretici; kapağı açıldığında hemen bitirilmek zorunda değil mesajı ulaştırılıyor bu seçimle...
Tadımın sonunda Mehmet bey bana kendi yazdığı A'dan Z'ye Şarap kitabını,imzalayarak, hediye etti. Kitap, yine onun yazdığı A'dan Z'ye Viski 'nin yanında yerini aldı bile...
Tekrar teşekkür ederim kendisine...
Bu bir delilik hali...
Bu blog olayı şizofrenik bir durum sanırsam, ilk gün sabah 5 e kadar yazdım. Yok artık demeyin vallaha yazdım, sanki yazdıklarım öyle şeyler ki milyonlar ilgiyle okuyacak, yarın ne yazacağımı merak edecek, bulunmaz bir yetenek olduğum fark edilecek, ulusa sesleniş tadında yazıyorum...
Tek izleyenim yokmuş onu da az önce fark ettim, ben şu yayınla tuşuna basınca dünyam değişecek sanıyordum halbuki...İlk takip eden siz olun yazısıyla göz göze geldiğim anda bir burukluk hissetmedim değil...
Çocukluktan beri hep hayal kurmayı severim ben zaten... Bir tarafım gercekçilikten öyle uzak yani! Sürreal bir dünyada yaşıyorum...
Biri gelse sorsa niye okumalıyım senin bloğunu diye , düşündüm de vericek cavabımda yok, ben okumam şahsen onu da az önce fark ettim, vurgun vurgun üstüne...
Bu bir delilik hali, kendin pişir, kendin ye kıvamında yaz babam yaz... Sabahtan akşama akşamdan sabaha zaten yazıyordum tek farkı bir de yayımlıyorum şimdi.
Geçenlerde bir öykü de yazmaya başladım 20 sayfa yazdım , şu son günlerde bir satır ekleyemiyorum, kurudum kaldım mı ne oldu onu da anlamadım... Kelimem bitti sanki..
Herkes okusun , herşeyi bilsin istiyorum bu delilik hali kayışı koparmak diye özetlenirdi eskiden, bende hep kopuktu o kayış (yada bana öyle derlerdi), bu kez ne isim vericem bulamadım şahsen...
Uyuyup uyansam da birşeyler yazsam dediğimi itiraf ediyorum, şu durumda tımarhane yolları taştan galiba...
Tek izleyenim yokmuş onu da az önce fark ettim, ben şu yayınla tuşuna basınca dünyam değişecek sanıyordum halbuki...İlk takip eden siz olun yazısıyla göz göze geldiğim anda bir burukluk hissetmedim değil...
Çocukluktan beri hep hayal kurmayı severim ben zaten... Bir tarafım gercekçilikten öyle uzak yani! Sürreal bir dünyada yaşıyorum...
Biri gelse sorsa niye okumalıyım senin bloğunu diye , düşündüm de vericek cavabımda yok, ben okumam şahsen onu da az önce fark ettim, vurgun vurgun üstüne...
Bu bir delilik hali, kendin pişir, kendin ye kıvamında yaz babam yaz... Sabahtan akşama akşamdan sabaha zaten yazıyordum tek farkı bir de yayımlıyorum şimdi.
Geçenlerde bir öykü de yazmaya başladım 20 sayfa yazdım , şu son günlerde bir satır ekleyemiyorum, kurudum kaldım mı ne oldu onu da anlamadım... Kelimem bitti sanki..
Herkes okusun , herşeyi bilsin istiyorum bu delilik hali kayışı koparmak diye özetlenirdi eskiden, bende hep kopuktu o kayış (yada bana öyle derlerdi), bu kez ne isim vericem bulamadım şahsen...
Uyuyup uyansam da birşeyler yazsam dediğimi itiraf ediyorum, şu durumda tımarhane yolları taştan galiba...
''Gerçek efsaneler'' çekimine dair...

Çekimde proje ve moda editörü olarak Z.Berhan Yılmaz ve fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede’nin imzası bulunuyor. ‘’Gercek Efsaneler’’ kadına yönelik şiddeti ‘’Türkiye’de ve dünyada pek çok kadının başına gelen dayak, gasp ve tecavüz olayları sonrasında alınamayan sonuçlar –neticesizlik- dolayısıyla ömür boyu
psikolojik olarak zedelenen kadınları’’,çarpık kentleşme ile bir arada ele alıyor..
Çarpıcı bir o kadar da trajedik bu konuyu moda diliyle vurgulayan çekim elbiseler trendi ile mağdur kadınları buluşturuyor…Karelerdeki ironi öyle yüksek dozda ki; bakan kişi de rahatsızlık duygusuyla birlikte hayranlık uyandırıyor. Çekim sıradanlıktan uzak, her seferinde bir sonraki karede ne ile karşılaşacağını merak ediyor insan. Modellerin yüzlerine yerleşen ifadeler , mekan seçimleri, kullanılan aksesuar ve kıyafetler, renkler … hikayeyi çok iyi anlatıyor ve biribirini tamamlıyor, öyle ki; aynı konsept için alternatif bir çekim düşünemiyor insan.Ne başka bir mekana koyabiliyor bu hikayeyi, ne de başka modelleri bu hikayeye dahil edebiliyor.
Tesadüfen anın yakalanması sonucu mu yoksa planlanarak mı fotoğrafa dahil olduklarını bilmediğim mekan sakinlerinin karelere dahil oluşları da çekimin en ilginç taraflarından biri. Her kare ilk anda farkedilmeyen ama detaylı incelendiğinde göze çarpan pek çok ayrıntı barındırıyor , bu da fotoğrafların herbirini tekrar tekrar incelemeye ve yeni ayrıntılar aramaya itiyor kimseyi.
Farklı Bir Yerden yakalamak...
Günümüzde kadına şiddet o kadar normalleştirildi ki olaylara seyirci kalmayı garipsemez olduk. Hem döver hem sever sözü birçok kadında nefret duygusu ve belirgin bir , iğrenme hissi yaratıyor. Evet! Peki ya sonra? Aslında o kadar...
Hepimiz 3. sayfa haberlerine şöyle bir göz atıp, ''kadın kocası tarafından vahşice katledildi'' ''reddetmek canına mal oldu'' ''vücudunun çeşitli yerlerine bıçak darbeleri alan genç kız kurtarılamadı'' '' asansöre kadar takip edip ,vahşice öldürdü'' ''tecavüze uğradı'' '' gasp edildi'' ''taciz edildi'' haberlerini hergün okuyoruz, günlük işlerimiz arasında, burç bölümü yada spor sayfası okumaktan ne farkı kaldı?
Günümüzde kadına şiddet o kadar normalleştirildi ki olaylara seyirci kalmayı garipsemez olduk. Hem döver hem sever sözü birçok kadında nefret duygusu ve belirgin bir , iğrenme hissi yaratıyor. Evet! Peki ya sonra? Aslında o kadar...
Hepimiz 3. sayfa haberlerine şöyle bir göz atıp, ''kadın kocası tarafından vahşice katledildi'' ''reddetmek canına mal oldu'' ''vücudunun çeşitli yerlerine bıçak darbeleri alan genç kız kurtarılamadı'' '' asansöre kadar takip edip ,vahşice öldürdü'' ''tecavüze uğradı'' '' gasp edildi'' ''taciz edildi'' haberlerini hergün okuyoruz, günlük işlerimiz arasında, burç bölümü yada spor sayfası okumaktan ne farkı kaldı?
Bilinç altımız'ın günlük karşılaştığı başlıklar listesi olsa zirveye oynamaz mı bu başlıklar?
Ee..?
Ee'si yok aslında?
Pardon var!! Verilen ağır cezaları kutluyoruz, protestolarımızın sonuç vermesini kutluyoruz.
Ee'si yok aslında?
Pardon var!! Verilen ağır cezaları kutluyoruz, protestolarımızın sonuç vermesini kutluyoruz.
Sonra küçük bir kız annesini (boşanmak istemesi nedeniyle), öldüren babasının ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılmasını zafer işareti ile kutluyor biz gazete haberi yapıyoruz... (Yapanları okuyoruz da olabilir..) (ceza annesini geri getirmiş babasını düzeltmiş, ufak kız kimsesiz kalmamış gibi bizde kutluyoruz).
Bir protesto ediyoruz, bir kutluyoruz... (gerçek ama bu resmen zafer algısı oluştu bizde cezlar sonrasında, bir yaz önce bir kızın öldürüldüğü cinayette de zanlı aylar sonra bulununca kol kola girip bir halay çekilmediği kalmadı mı?? Ben mi yanlış hatırlıyorum?)
Ben bu gün bir gazete haberi okudum; genç bir kız ona aşık olan adamı reddetti diye öldürülmüş yine. Adam pişmanım ama beni defalarca reddetti demiş; onu da protesto edelim bir müebbette ona versinler onu kutlayalım... Yarın, sonraki gün ve daha sonraki gün de...
Başka bir yol denemek için kaç kere daha 3. sayfa 'yı çevirmemiz gerekir ki??
Belki de çözüm mahkeme önünde protestolarla gelmez?? Belki başka bir yönelim gereklidir.
Belki evde kendi oğlunu büyütmekle başlar herşey...
Sahi nasıl büyütüyorsuz oğlunuzu?
Bilmiyorum... Çözümü bilsem yazardım...
Tek bir çözümü olduğunu da sanmıyorum zaten, ama belki yanlış yapmamakla başlarız diye düşündüm ben...
P.s Moda hep üzerine az düşünülen birşey gibi bir kenara itilir(elbette bu şekilde bir algıya sahip olmayan bir kitle bulunmakta), onunla uğraşanlar biraz boş(!) (ki bu cümlede boş sözcüğü sadece öylesine! bulunuyor) olarak nitelendirilir. Hep daha dünyevi(!) işlerdir meşguliyetleri...
Birileri bir değişiklik yapmak istemiş olmalı...
Birileri bir değişiklik yapmak istemiş olmalı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)