susmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
susmak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ekim 2026 Cumartesi

Üzüm Buğusu 2

Not: 11.12.2013 tarihli “Üzüm Buğusu” yazısına cevap olarak yazıldı.

 

Cam yine buğulu.

On üç yıl sonra..

Cam aynı cam değil. Evler değişti, pencereler de..

Buğu değişmedi ama.

Damla da yine direniyor.

Kıpırtısız şimdilik. Sakin.

Ben bu kez acele etmiyorum.

Bir başkasının gelip sükûnetine son vermesini beklemiyorum sabırsızca.

O zaman tek nefeslik bir hakkım olduğunu sanmışım.

Durursam susacağımı, susarsam bir daha konuşamayacağımı...

Harfler tükenene kadar anlatmışım. Nefes almadan.

Bir yanılsamaya.

Okuyunca nefes almak istedim.

Uzun uzun.

Aldım.

Şimdi biliyorum; durmak susmak değilmiş.

Nefes, cümlenin bir parçasıymış.

Virgül de öyle.

Hatta bir nokta da..

 

Parmağımı cama değdiriyorum.

Bir çizgi çekiyorum.

Buğunun içinden ince bir çizgi.

Ardından dışarısı görünüyor.

Gerçek bir sokak, gerçek bir ışık..

Yanılsamadan daha az parlak.

Ama yerinde duruyor.

Ben sustuğumda kaybolmuyor.

"Söyleyeceklerim henüz bitmedi." demişim.

Bitmemiş, doğru.

Bir kâğıda, bir taşa, bir insana..

Cevap verebilecek her şeye ve hiçe.

Bir damla daha geldi yanına.

Birlikte olunca aktılar.

Onları durdurmaya da çalışmıyorum.

Akmak da durmak kadar değerli.

Daha iyi diye bir cümlem kalmadı artık..

Cam yeniden buğulanıyor.

Çizdiğim çizgi yavaş yavaş kapanıyor.

Olsun.

Nerede olduğunu biliyorum.

ZDB · inbetween.consulting/kurucu

21 Ocak 2017 Cumartesi

Senin Yerin Dağınıklığım...



Yakınlığım uzakları tercih etti.

Sen de küs müsün bana, dilime ikamet edenim?

Yazımı bitirip üç günü geçeli, aylar oluyor haberin olsun..

Ve bu ara, beni soluğumdan tutuyor üşümelerim...




Boğazıma yapışan son sıtmalı kelimeler de dökülüyor

Oysa en yakın sağda parka çekmiştiler kendilerini..

Söz dinlemiyor sözler,

Gürültülü harfler, sükutu terk etmek için yola çıkışımı beklemekte gibi.

Mahrem bütün duyguları terk edecekler yani..

Sonrada adına sır diyecekler sevmelerin.


Yorulmadın mı dilimden sessiz çığlığım?

Şimdi artık toparla kendini.




D.B


Sayılarla başlayan bir kitabın son sayfasındayım, onu bitirmeden kitaplıktan rastgele bir kitap seçiyorum.

Yola çıkacağım, hazırlanıyorum..

Son sayfayı, son dakikaya bıraktım..








11 Aralık 2013 Çarşamba

Üzüm Buğusu


Tek damla kıpırtısız ve sakin direniyordu.

Ta ki bir başkası gelip bu sukünete son verene kadar.

Birlikte yer çekimine boyun eğdiler.

Aktılar...


Böyle bir yanılsamanın algı karmaşası yaratacağı aşikardı.

Yer çekimine boyun eğmiş iki damlanın onu karşıma getirmesine imkan yoktu.

Algımın doğruluğuna inanmak istemiş olacağım ki, konuşmaya başladım.



Ne kadar anlattım, ne anlattım hatırlamıyorum.

Sustuğumda; gözler buruna, burun dudaklara evrilmiş ve yok olup gitmişti.

Boşluğa konuşmaktan farkı var mıydı bir yanılsamayla konuşmanın?

Ben de olmadığını düşündüm.

Devam ettim anlatmaya..

Harflerden kifayetsiz kelimeler türetinceye kadar susmaksızın anlattım.

Ne olduğunu, aslında neden tükendiğimi, ne kadar üzüldüğümü, ne kadar düşündüğümü, ara vermeden , nefes bile almadan anlattım.

Bir dakikalık duraklamanın beni susturacağını ve konuşamayacağımı biliyordum.

Tek nefeslik bir haktı bu.

Ve bir yanılsamaya doğru bile olsa, tükeninceye kadar akmalı, bu hakkı iyi kullanmalıydım.



Bazen konuşmak istiyorsun sen de benimle biliyorum.

Bahaneler arıyorsun cümlelerine başlayabilmek için..

Konuşmak için birbirimize ihtiyacımız yok aslında.

Yine de Dinlemek istiyorum seni.



Susuyoruz biz bu sıralar , yanılsamaya terk ediyorum seni her seferinde, sonra da yanılsama terkediyor beni.

Terk etmek eylemi asıl olan en nihayetinde.

Durabilsek keşke diyorum içimden.


Yine bir damla direniyor akmamak için.

Ben camın önünde yine yanılmayı bekliyorum.



Söyleyeceklerim henüz bitmedi.


D.B


''Gürültülü Harflerim Sükuta izdivaç Ediyorlar
Mahrem Duyguları Telveye Terk Ediyorlar Yani
Yorulmadın Mı Dilimden Sessiz Çığlığım
Senin Yerin Dağınıklığım Toparla Kendimi''






Devamı, on üç yıl sonra: “Üzüm Buğusu 2”

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Hamuş Bişrev

Bazı cümleler vardır.

Daha söylerken sözcüklerinizi yutmak ve durdurmak istediğiniz.

Ve konuşmalar vardır, alt metinlerinden çok uzak olan.

Aslolan anlattığın ve anlatmak istediğin arasındaki farkı azaltmaktır.

Çünkü söylenenler söylenmek istenenelerin önünü kesiyorsa şayet, tek çözüm susmaktır.

Susmak...

O en zoru kanımca.


Risk almayanlar, tecrübe edenlerdir.

Tecrübenin getirdiği en büyük ödüldür susabilmek.

Ve tecrübe size en azından berabere kalabilmeyi garanti eder.

Yeterice iyi bir garanti değil mi sizce de?



Yine mesneviye gitti aklım.

Gidip gelip neden bu noktada çözümsüz kaldığımı bulamıyorum.

Suskunluğu dinlemenin bir yolunu arıyor ve konuşurken buluveriyorum kendimi.

Kurmak istemediğim pek çok cümlenın önüne geçemezken, en azından içimden geçenleri de bu cümle dizisine eklemeyi istiyorum.

Olmuyor..

Ne susmayı becerebiliyorum.

Ne de en azından gerçekten hissettiğim gibi konuşabilmeyi.

En büyük korkularım, en sıradanlaştırılmış halleriyle evriliyor cümlelere.



Kabul ediyorum.

Sessizliği dinlemek, suskunluğu dinleyebilmek yolunda bir adım değilmiş.

Ancak denemeden bilemezdim.

Öyle değil mi?


D.B


























3 Temmuz 2012 Salı

Bu gece..



''Sıkışmış bedenler aklın hürriyetini bilir , değerini de...''

Düşünmem için yalnız bırakacaktı şimdi beni. Gitmemesi için yalvarır gibi baktım suratına.

Söylemek istediğim, sormak istediğim öyle çok şey vardı ki...



Beni öylesine büyülüyorsun ki!

Diye fısıldadım..




Sakince güldü..


Çok hayat gördün, pek çok..
Bu yüzden mi diye sordum.

Pek çok hayat yaşamıştı.

Kim pek çok hayat yaşayabilir ki?


Her bir anın farklı bir hayat ve tüm parçacıkların sen olduğunu farkettiğinde dedi;
Sen de büyüleyici olacaksın.

Küçük serçe parmağını tutmayı ve sessizce onu dinlemeyi öylesine çok seviyorken yanıma bu kadar seyrek geldiği için ona kızgındım.

Kim bilir belki de yalnızca kırgın.  .



Tüm cevapları bilmesine şaşırıyordum.

Beni kendi içime bakmaya ittiği zamanlar,

Kayboluyordum içimde;
Hep yanımda olduğunu düşündüğümden olsa gerek , özgürce zamanı yitirip geziniyordum orda, burda.

Döndüğümde , gitmiş oluyordu.


Heyecan içinde anlatabileceğim pek çok şeyi yutkunmak ve susmak zorunda kalıyordum.




Yere sabitlenmiş yatağımda, yatağıma sabitlenmiş gibi tavanı izlerken yineledim cümlemi;


Beni öylesine büyülüyorsun ki!


Sanki hiç cevap vermemiş gibi ekledim.


Ben de büyüleyici olmak isterdim..


Senin gibi olabilmeyi çok isterdim..




Tekrar gülümsedi.. 
Yüzü olmayan biri gülümseyebilir mi?


Gülümsedi ama..


Dişleri, gözleri parlıyordu...


Yavaşça yaklaştı..

Her hücremi. düşüncelerimi, geleceğimi..

Beni biliyordu.


Saçlarıma uzandı. Elleri vardı, ama yok gibiydi..


Uyu artık dedi..


Çok soruna karşılık, verilecek pek az cevabım var.
Seninse cevaplarımı anlayabilmek için daha uzun bir yolun..


Yere sabitlenmiş yatağımda, yatağıma sabitlenmiş gibi, öylece ; hiçbir şey dememi beklemeden..

Aklımda pek çok soruyla, uykuya dalmak üzere beni yine bırakıp gitmişti.

Kızdım...


Neye kızdığımı düşünüp güldüm.

Daha çok güldüm..


En kısa sürede tekrar gel dedim sessizce..

Yanımda olmasa da , beni duyduğunu düşündüm.



Sonra düşündüm.


Uyudum.

D.B








12 Nisan 2012 Perşembe

Öyleymiş..

Tek harf koysan başına..
İlk tahminimde bulurdum kelimeyi..

Hisler kelimeye evrilmez çoğu kez, sadece bir harfe takılıp kalır.
Harf anlatmaz kendini, o hep susar.

Harf susmuştu,
Kelimeyi öyle iyi biliyordum ki umursamadım bu kez.
Sesteki tını da yeterdi zaten , harfi koyan sen olmuşsa artık.

Harf yoktu, beden dilini takip etmedim,
Sende takipsizlik kararı almıştın zaten..
İzlemedin.

Çocuklar büyüyünce ,büyüdüklerini kabul edemezmiş yetişkinler, hep öyle demezler mi?

Öyle olmadı bu kez.

Büyüdüğümü kabul eden bir yetişkindi , harfi susan
Tahmin etmeye çalışmayan da onunla fikir birliği yapmıştı zaten..

Susmak da konuşmaktı bazen ve konuşurken de susabiliyordu insan,
Pek çok şey ama hiç bir şey söylememek de mümkünmüş.

Zaman hep yıpratma eylemini barındırmazmış bünyesinde, bazen sadece yıprattığını düşündürürmüş.
İlk hoyratlığı geçtiğinde harabe bırakır zannedilir ya hep..
Yanılgıymış.

Değer kaybedilmezmiş mesela, kazanıldıysa sükunetle bir kenarda beklermiş.

Beklemek çözümü getirmezmiş. Bazen tek bir tuş gerekliymiş.

Ateş yeterince güçlüyse rüzgar onu güçlendirir, söndüremezmiş.
Güçsüz olan ateşin sönmesi için rüzgar bile gerekmezmiş.

Ve öğretirmiş bazen biri gelip tüm bunları.

Konuşmadan.

Kalmadan.

Bakmadan.

Davranmadan.

Yalnızca varlığı anlamana yetermiş.


D.B

10 Nisan 2012 Salı

Sessiz çığlık

Bilmediğim bir yerde ayaklarımı karnıma çekmiş öylece, cenin pozisyonunda hareketsiz yatıyorum.
Bir kovuğun içindeyim sanki , beni koruyan bir şey çepeçevre sarmış beni..
Az önce yoktu eminim, ben gözlerimi kapatmadan hemen önce, yoktu…
Ben, kıpırdayamamıştım… Gözümü yummuştum sadece..
İşe yaramış demek buraya gelmişim.

Yarın Taşkışla’da masa açacağız, kadın atölyesi..

4 yıldır atılan ve duyulmamış sessiz bir çığlık için…
8 kişinin tecavüzüne uğramış ve davasının son duruşmasına , halen tutuksuz bulunan sanıkları son bir kez görmek üzere giden bir kadının sessiz çığlığını bu kadar zaman sonra duyduğumuz için, biz yarın bir masa açacağız.

Dava bize öyle uzakmış ki,

Hepimize..

Duymamışız..

Kilometreler varmış aramızda yüzlerce, binlerce kilometre..

İnsanlık olgusuyla bizim aramızdaki mesafe kadar,

O kadar uzakmış.

Nasıl duymadık?
Ne fark eder ki, değil mi? Susmaya, sonuç için beklemeye, sonuç alamamaya, uğraşmaktan vazgeçirilmeye ,usandırılmaya alışmış yıldırılmış bizler , duysak..

Sahi ne fark eder?


Ayaklarımı kendime doğru çekiyorum, kovuğun içi soğuk bir rüzgarla doluyor.
Üşüyorum..


Yarın Taşkışla da bir masa açacağız biz..

3 gün boyunca kilitli kaldığı o yerden çıktığında ne hissetmişti sahi?
Nasıl çabalayacak gücü buldu kendinde?
Şimdi son davasını ayakta izleyecek gücü bulabilecek mi?
Her gece kâbuslarında tek tek tutuksuz yargılanan sanıkların karşısında, gerçekten ayakta durabilecek mi?


Soğuk iliğime kemiğime işliyor.. Durdukça daha çok üşüyorum burada…
Kovuk çekiliyor sanki üzerimden, yer gök inliyor..
Ben hala öylece, kıpırtısız yatıyorum olduğum yerde…


Yarın biz Taşkışla da bir masa açacağız…

Hala ümidimiz var mı sahiden?
Benim…
Hala bir ümidim var mı?

Ya o kadın?

27 nisan günü, son dava günü..
O sessiz çığlık son kez haykırdığında..
Ya bir daha çığlık atmamak üzere susarsa?

Sen suçlu değil misin?

Ya ben?

Bizim davamız değildi değil mi?
Hiç olmadı..
Bize dokunmamıştı yılan…
Bin yaşasaydı…
Ya da fark etmez, yaşamasaydı..
Bizim davamız hiç olmamıştı ne de olsa..


Boğazımda bir düğüm var gözümü kapamaya korkuyorum artık.
Üşüyorum, kıpırdayamıyorum, nerde olduğumu, neden burada olduğumu bilmiyorum…
Uyanırım ve her şey gerçek olur diye korkuyorum…
Uyurum ve her şey gerçektir, hiçbir şey yapamam diye korkuyorum.

Yarın biz Taşkışla’da bir masa açacağız..


Fethiye’de dort yıldır görülen ve ağır cezaya gönderilmeye tenezzül bile edilmemiş bir davanın son dakikalarında bir şey yapmadık dememek için açıcaz.

Duymadım..
Duymamıştık…
Duysak ne değişirdi..

Belki biz de birer sessiz çığlık atardık..

Denerdik..

Sonra bir kez daha…

Kadının böylesine hiçleştirildiği bir ülkede bir kez daha, tekrar, tekrar denerdik…

Bazen öyle çok istiyor ki insan bir sessiz çığlık daha eklensin kendi çığlığına..
O çığlığa tutunup kalkabilmeyi, silkinmeyi, dik durmayı, geçti demeyi öyle çok istiyor ki..


Gözlerimi kapadım, açık tutsamda kapalı tutsam da fark etmiyordu nasıl olsa..
Hala üşüyorum
Hala hareket edemiyorum, bağıramıyorum.

Evet şimdi hatırladım, biz yarın taşkışlada..

Neden masa açıcaktık?


Gözlerimi açtım, her yer karanlık.
El yordamıyla algılamaya çalışıyorum, ancak hareket edebiliyorum bu kez, zorlasam bağırabilecek gibiyim.
Ayağa kalkıyorum…
Her yerim nasıl ağrıyor!
Nerdeyim?
Saat kaç?
Nasıl gelmiştim buraya? Bir tünel hatırlıyorum, karanlık.. Sonra bir ev, bahçe..

Tanrım artık geri dönmeliyim..

Bugün biz bir masa açacağız Taşkışla’da ve ben her nerdeysem buradan çıkıp, ayağa kalkıp, toparlanıp, tüm bunları aşıp!!


Orada olmalıyım..

Onun için,

Olmasa da, denemek için..

Bir sessiz çığlık daha ekleyebilmek için..

D.B

**

Bu gece uyuyamadım..

Öyle çaresiz oturup düşündüm onu..

İyileşir mi bir gün?

O 3 günü temizlemek için kaç kez doğması gerekir güneşin?

Akrep kaç kere daha geçer 12 çizgisini?

Bilemedim..

Başka 3 günler olmasın diyebildim sadece..

Hiç olmasın…

Ne olur olmasın…
























25 Eylül 2011 Pazar

Anne olmaktan korkuyorum cunku..

26.09.2011
 
 
21 yıl önce…
 
9 aydır mutlu mesut yaşadığım yerden zorla çıkarmaya çalışıyorlar beni…
 
15 saat 15 dakika’dır çabalıyorlar. Çıkmamak için; ters durmakta buldum ben de çareyi…
 
 Ancak, direnişim son bulmak üzere artık daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum…
.
.
 
Sonunda beni olduğum yerden zor kullanarak çıkarttılar, boğazım çok yanıyor. Ağlıyorum diye herkes çok mutlu, çok saçma! Olduğum yere geri dönmek için çırpınıyorum ve bu herkesin hoşuna gidiyor. Rezil durumdayım.
.
.
 
Bir bu eksikti karnımın üzerinde bir şey var, aşağıya sarkıyor, yüzünü göremediğim bir kadın kesti az önce onu… Niye ters duruyorum anlamam mümkün değil düzeltseler iyi olacak…
 
.
 
Onu fark ettim…
 
Herkes halime gülerken bir tek o gülmüyor,  gözleri de kapalı, esmer bir kadın… Kirpikleri ne kadar uzun, dudakları da dolgun… Elmacık kemikleri hafif çıkık… Karnına ne olmuş onun?
 
Oradan mı çıktım ben?
.
.
 
Merhaba anne,
.
.
.
 
Uyuyor galiba… Böyle ağlamaya devam edersem uyanacak, susuyorum, uyandırmak istemiyorum onu…
 
Zaten bundan böyle çok gece olacak uyumayacağı,  hem de yalnızca ben büyüyene kadar değil…
 
Artık ben varım hayatında, işgal altında onun hayatı…
 
Henüz bu işgalimi bilmezken ve benim farkımda değilken son kez beni düşünmeden uyusun istiyorum…
.
.
İlk böyle karşılaştık değil mi?
 
.
.
.
Anne olmaktan korkuyorum ben…
 
 
Senin gibi olurum diye korkuyorum sonra da senin gibi olamam diye korkuyorum…
 
Kendimle çelişiyormuş gibi değil mi ne acayip…
 
Sen olmasaydın ile başlayacak tüm cümleler ne kadar kötü bitiyor ne kadar eksik kalıyorum bilseydin anlardın sanırım niye senin gibi olmaktan korktuğumu…
 
Böylesine sorumluluk alabilir miyim ben bilmiyorum…
 
Peki senin kadar başarılı olabilir miyim bu sorumluğu taşımakta?
 
Endişelerini anlamaya , seni anlamaya başlayalı öyle kısa bir zaman oldu ki…
 
Hep kendimle hesaplaşırken sana ne çok haksızlık yaptığımı düşünüyorum. Sen, seni çok sevdiğimi bilsen de en çok seninle kavga edip, en çok sana kızıyorum değil mi? Evet haksızlık bu… Haksızlık yaptığımı fark etmeme rağmen sürdürdüğüm bir haksızlık üstelik…
 
En çok sana sataşıyor senin üzerine gidiyorum…
 
Belki de yalnızca kıskanıyorum seni…
 
 
Hayatımda bir kez bile olsa sana dürüstçe benim gözümden gerçek seni anlatmak istiyorum…
 
Senin iyi yemek yapabildiğini biliyorum ben aslında, bunun için her gün senin yemek yapmanın gerekmediği bir evde senin yapmamandan doğal bir şey yok bence de, sen yorulma diye istemiyorum da aslında bunu…
 
Hep çok düzenli bir evde yaşadım ben, biri sana yardımcı olduğu zaman böyle ama olmadığında da böyle olduğunu gördüm bunun farkındayım…
 
Benim kendim için iyisini düşünmediğim yaşlarda sen benim sana kızmam pahasına çabalamasaydın,  ne okuduğum liseyi ne de şuan bulunduğum üniversiteyi kazanabilirdim, biliyorum.
 
Benimle kavga ettiğinde sana davrandığım gibi bir başkası sana davransa hayatından çıkarabilirsin ama ben senin zayıf karnınım ve ne yaparsam yapayım tüm affediciliğinle yanımdasın sen. Bunun rahatlığını yaşıyorum.
 
Her konuştuğumuz da benim ses tonumu dikkatle takip eden bir annem var benim.. Sana hayır desem de her zaman hislerin doğru, ikimizde biliyoruz.
 
En zayıf anımda sana çok kızgın bile olsam hep seni arayarak bir çare bulacağım kendime,  hep bir adım uzağımda olacaksın sen, biliyorum..
 
Beni uyardığın her şeyi aklımda tutarken 1000. kez aynı şeyi duyduğumda sana kızsam da bir gün bende aynı şeyi istemsiz yapacağım ve bunun farkına vardığımda durup gülümseyeceğim halime , bunu sende biliyorsun.
 
.
.
.
 
Hep seni benden daha güzel buluyor arkadaşlarım,
Gözlerimi senden almışım… Dudaklarımı da…
 
 
Son dönemde sana daha çok benzetiyorlar konuşma tarzımı…
 
Duygusal olduğumu ilk sen söyledin bana,
Ne olduğumu bile bilmediğimi fark ediyorum sen bana bir şeyler söyledikçe…
Duyduğumdan beri daha rahat ağlıyorum sanki…
Daha dürüstüm.
 
Seni seviyorum’u daha kolay söylüyorum artık…
 
Büyüdün dedikçe büyüyorum, çocuksun dediğinde başa dönüyorum…
 
Sen konuşuyorsun ben evriliyorum..
 
 
En yakın kız arkadaşıma ithafen yazıyorum bu yazıyı, kendi mimarıma yazıyorum ona teşekkürden fazlasını borçluyum, evet! Ama şimdilik yalnızca bu geliyor elimden…
 
İyi ki varsın; yanımda olduğun için, karşılıksız sevdiğin için, hala benim yüzümden uykusuz kaldığın için, her sabah beni düşünerek uyandığın için, nefes aldığım için teşekkür ederim…
 
Sanırım burada susmalıyım artık…
Sonrasını konuşarak ifade etmek istiyorum..
 
İki dileğim var..
 
Şayet çocuğum olur ise annesi senin gibi olsun… (ki o da benim gibi olursa çekeceğim var)
 
Ve sen de hep benimle ol…
 
 
Nice mutlu yaşlara…
 
D.B

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Once kazanandık hepimiz ,sonra evrildik, kaybettik.

Benim babam varya senin babanı döver.. Kabul edin! Ben dedim sizde dediniz...

Bence böyle başladı herşey..

Sonra amca ,dayı diye devam ettik... Ailenin diğer fertlerini dövüştürdük...

Üstelik bir galibi de yoktu gerçekte bu kavganın, bir mağlubu olmadığı gibi... Kavga bile yoktu ki ortada, ama biliyorum ben böyle başladı herşey...

Varolan bireyler var olmayan kavgalarda kıran kırana dövüşürken kimse zarar görmüyordu. Her öne sürülen birey kazanandı, bana göre benimki(!) kazanıyordu her kavgada, ona göre onun ki(!). Herkes inanmak istediği gibi inanıyordu...

Kavga bitiyordu, 2 ders sonra barışıyorduk ya.. İçten içe keşke dövmeseydi babam onun babasını diyordum ben. O da öyle düşünüyordu belki...

En büyük övünc kaynağımız sınıfta en arka sırada oturmak iken, en ön sıradaki birey inek ilan edilmişken, onun babası en arka sıradakinin babasıyla hayali bir kavgadan zaferle ayrılmışken, hiç önemli değildi renklerimiz... neye inandığımız...

Var olan bireyleri gerçek olmayan kavgalarda öne sürdük, hayali kavgalarda kazanan olduk, büyüdük; buna alıştık. Çocukken iyiydi de az büyüyüp büyük çocuk olunca anladım , alışkanlıklar evriliyormuş büyüdükçe, hayal dünyan küçüldükçe hayali şeyler ya yok oluyor yada gerçeğe dönüşüyormuş.

Şimdi,

Var olan insanları, gerçek kavgalara sokuyoruz.. Bizden(?) diye adlandırdıklarımızı yanımıza sizi(?) karşımıza alıyoruz. Kaybediyoruz, kaybettiriyoruz..

Herkes istediğine de inanamıyor bu kez, ayrışıyoruz...

İki ders sonra yanyana oturup barışmıyoruz...Ben keşke benim babam onun babasını dövmeseydi demiyorum... Artik kaybeden bir babaya sahibim,  kinleniyorum. Bir dahakine diyorum! Bu kez  o da kaybetmiş bir babanın evladı, eminim  o da tekrarlıyordur  içinden; birdahakine...!
Gerçekte çözülebilir olanı çözümsüz yapıyoruz. Kendi var ettiğimiz nedenlerle, varolan kavgalarda, var olan bireyleri yok ediyoruz birdahakine, ve birdahakine diyoruz tekrar...

Büyüdük biz ama evrilirken hata vermişiz... Ben verdim. Kabul et sende vermişsin işte...! Öyle başladı herşey...

''Konuşuyorum, anlıyorum da... Seviyorum... Hep yanımda ol istiyorum, . Paylaşıyorum, seninle birlikte okuyorum; ben maketimin pencerelerini keserken sen benim için kapılar oyuyorsun ; ben senin taşıyıcı duvarlarını koyuyorum sen ara duvarlar yapıyorsun... Birlikte yaptığımız maketleri birlikte teslim ediyoruz biz... İyi not al istiyorum.. Aynı şeyi dilediğini biliyorum...  Sen kızgınsan ben susuyorum ve ben bağırdığımda susuyorsun sen... ''

Ben çocukken yanlış demişim... Özür dilerim...

Hadi baştan başlayalım...

Benim babam senin babanı dövmez, dövemez..

D.B

p.s İnanmadığım bir kavgada; bize karşı siz yok benim için! En yakın arkadaşıma siz demek, kendime siz demek gibi... Bu benim kavgam değil!

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Dün gece Beşiktaş üzerinde uçuyordum...

İçim acıyor, bu roman iyi bitmeyecek...

Bazı şeylerin nasıl biteceğini hep bilirsiniz de sadece kabul etmezsiniz...

Sonuna kadar şansınızı zorlamak sanki sonucu değiştirecek gibi hissettiriyor insana değil mi? Sanki tanrı durup çok çabaladı bu kez kırmızı kar yağsın diyecek gibi...

Kabullenmek genel olarak zor..

Haksızlığa uğramaktan daha kötüsü bunu kabul etmek ve susmak sanırım...

Susmayı hiç beceremediğim bir zaman dilimi var, hep konuştuğum; konuşarak herşeyin çözüleceğini sandığım buna iman ettiğim bir dönem... Uzak olmayan bir dönem...

Her kapının anahtarı kelimeler değil! Değilmiş...

Ama her kapıyı açan bir maymuncuk var, kullanmak ustalık gerektiriyor, olgunluk gerektiriyor ama en çok deneyim gerektiriyor(muş).

Babama susabilmeyi öylesine istiyorum ki ama nasıl becericem bilemiyorum diyordum hep, uzun uzun konuşup bir sonuca varamadık biz. O biliyor ama öğretemiyordu...

Bana susmayı öğretmeyi deneyen çok insan oldu...

Bazen canımı acıtarak, çokca eleştirerek, giderek , gelerek, yalvararak, bağırarak her yolu denemişler...

Öğrenemedim..

Susarak elde edebileceklerimin sayısı damarıma basıldığı zamanlarda aklıma bile gelmiyor...

Hayır , hala öğrenemedim...

Dün akşam balkondan aşığı sarkıttım ayaklarımı, yukarıdan şehrin ışıklarını izledim sustum... Susmanın çok güçlü olduğunu bilirken nasıl olup da bir türlü teoriyi pratiğe dönüştüremediğimi düşündüm...  Susmayı bilen insanları ve neler kazandıklarını düşündüm; mevlananın niçin kendine suskun dediğini ve suskunluğu dinlemenin nasıl olabileceğini hayal etmeye çalıştım; Beşiktaşın üzerinde uçtum; balkona geri döndüm ; o yazıyı tekrar okudum.

 ''Hamuş bişrev''

Sessizliği dinleyebilirken suskunluğu dinleyemiyordum, dinleyemiyorum...

Nerden nasıl başlamalı bulamadım ama sessizliği dinlemek de bir adım olsa gerek değil mi?

19 Mayıs 2011 Perşembe

Aybükecan ben değilim baştan söyliyim de bitsin bu dert!!!

Kalemime bir sınır olmasın istiyorum...

Çok mu şey istiyorum yani?

Bu bloğu tutup '' yatmadan önce 100 fırça darbesi kitabına çevirmicem elbette'' (çeviremem de zaten orası ayrı, ben aldım okudum o kitabı, hatun kafayı çizmiş ya yok öyle bir dünya!!)

Bugün annem gelip geçtikçe göz gezdiriyor bloğuma tabi daha linkini vermiyorum ,(Evet! Bir anda yaymak planım(hala böyle bi planım var yani henüz kabullenmedim kendin pişir kendin ye tadında yazılarım olduğunu)).

İçten içe korkmuş; ''ya bu kız aile sırlarımızı deşifre ediyorsa'' diye. Hatta daha kötüsü ''ya kendini deşifre ediyorsa'' diye (deşifre edilcek bir şey olsa da etsem keşke, yok diyorum inanmak istemiyor zavallım). Neyse annem hayıflanadursun bende güle oynaya yazı yazıyordum.

Sonunda dayanamadı... Oraya düzgün şeyler yaz haa dedi...(bir kere bu haa(!) burada çok kaba oldu annemi yanlış tanıtmak istemem kendisi nazi generali olsa , nazik bir nazi generali olurdu muhakkak) .

Şimdi düzgün şeyler derken??

Ben tam ağzımı açıyordum ki...

Vazgeçip sustum...(bazen susabiliyorum, kendimi bile şaşırtıyorum öyle zamanlarda)

Yahu dayımın halasının eniştesinin kızının torunundan bana ne! Şimdi ben şurda yazıcaksam o da o kadar işsiz güçsüz ki bunu okuyup(yazılarımı okuyanlar işsiz güçsüz değil bu sıfat tamlamasında bir hata var bende çözemedim, okuyup konuşanlar işsiz güçsüz o noktaya vurgu var bu cümlede) konuşacaksa söyleyin bana ben yazmasam da zaten konuşmaz mı??

Kurma hikaye yazarmışım, hikayedeki aybükecan karekterini ben sanrlarmış, aslında o karekter varya, o didemmiş kendini yazmış derlermiş, aybükecan ne yapsa benden bilinirmiş, yapmasa da yaptı derlermiş....... ....miş ......mış ....muş. Ben en son üst kata çıkarken; o otomatik pilotta, konuşuyordu. Giyindim, araba anahtarımı aradım, bulamadım, sordum dolapta diyip devam etti. Evden çıktım, arkadaşlarımla buluştum, oturdum , döndüm inanır msınız hala aybükecan'ın ben olmadığıma nasıl ikna edermişiz insanları kısmındaydı... Ağzı yorulmadı mı diye baktım yok spor yapıyor resmen, gitti rahat bir 500 kilokalori... Şuan blog yazıyorum o hala aybükecanla benim aramızdaki farkları insanlara nasıl anlatacağıyla uğraşıyor...

Ne enerji ne konuşma azmiymiş şaşırdım, yani bağımsız aday olsa, ben yemin ederim veririm oyumu sonunda susması ihtimal dahilinde ise bile...

Engin sussa diyorum...

Her reklamda fonda Engin Altan Düzyatan'ı duymaktan bıktım...

Neden mi?

Adamın sesi beni hasta ediyorda ondan!

Herşey şey bitti bir de ses takıntım başladı sayesinde... (Sesi Engin'e benzesin nedir ya...?!) (O değil engin nedir asıl?! Sanki kırk yıllık kankam!!) Hayır babannem hep der bana ''hem kız hem baldırı düz hem ucuz olmaz'' diye. Ben sanki hepsini buldum bir ses kalmıştı takmadığım o da Enginciğimin sesi gibi olsun diye dolaşıyorum. (Bu durum için çok terbiyesiz bir lafta var lugatımda buldunlu arıyosunlu ama bloğumu kirletmeyeceğim...). Kötüsü adama bok atamıyorumda!! (Bravoooo ne kadar naziğim sen git aramalı bulmalı lafı koymuyorum de , bloğum kirlenmesin diye vıdı vıdı yap arkasındaki cümlede ''bok'' kelimesini kullan , ''dam üstünde saksağan gel bize bazı bazı'' -düzeltmeyin biliyorum vur beline kazmayı olduğunu-)

Herneyse, ''sesi iyi ama ,adam aptal yaaa'' deme özgürlüğümü istiyorum... Yada ''zeki ama tipi cık, ha haayyy rüyasına teşfrif etmem'' deme hakkımı istiyorum...

Adama bazı şeylerden biraz, bazı şeylerden fazla, seste de son gaz bonkör davranmış güzel tanrım...

Yordunuz beni Engin bey cidden yordunuz yani...