tasarım ve mekân etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tasarım ve mekân etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2026 Cumartesi

Korkuyorum. Yine de…

“Korkarsan, kaybedersin.”

Demişim.

On yıl önce.

O kadar emin yazmışım ki, şimdi karşısına geçip bir şey söylemeye çekiniyorum. İtiraz etsem, elindeki kalemi masaya bırakıp bana uzun uzun bakacak o kız.

Ne oldu, diyecek.

Korktun mu?

Biraz.

Biraz mı?

Peki. Bazen oldukça.

Ama otur. Hemen kızma. Sana anlatacaklarım var.

⸻

Gece yine uyanığım.

Bu kez uyandığım için değil; henüz yatmadığım için. Arada bir fark var. En azından sabaha karşı kendime böyle açıklıyorum.

Masada bir bardak su duruyor. Susamayı beklemeden getirmişim. On yılda edinilmiş küçük bir beceri. Küçümsemeyelim.

Bir de taş var.

Evet, hâlâ.

Kâğıtların yanında, ışığın altında. Elimi üzerinde gezdiriyorum. İncecik bir damar geçiyor ortasından. Parmağımla takip ediyorum; dönüyor, kayboluyor, başka bir yerden yeniden beliriyor.

Buradan çalışılır mı, diye düşünüyorum.

Sonra ışığa biraz daha yaklaştırıyorum.

Belli ki uyumayacağım.

⸻

Eski yazımı okuyorum.

Sol yanım, sağ elim, sol elim…

Hepimiz buradayız.

Sağ elimin bir parmağında hâlâ kalemi fazla sıkmaktan oluşan o küçük sertlik var. Sol elim kâğıdın köşesini tutuyor. Ben fark etmeden yapıyor bunu. Yıllardır.

Sol yanım hakkında aynı sakinlikle konuşamayacağım.

Biraz önce gayet iyiydi. Sonra aklımdan bir ihtimal geçti.

Aslında yalnızca geçti.

Kendisine yer gösterilmedi. Herhangi bir söz verilmedi. Hatta oturması bile teklif edilmedi.

Ama o hemen ayağa kalktı.

Buyurun, dedi.

Buyurun, biz sizi bekliyorduk.

Biz mi?

Benim neden bundan haberim yok?

⸻

On yıl önce ellerime bakıp parçalanmaya hazır olduklarını yazmışım.

Okuyunca gülümsedim şimdi.

Sonra elim, diğer elimin üstüne gitti.

Öylece kaldı.

İnsan kendi yazdığı bir cümleye dokunmak isteyebiliyormuş. İçinden bir kelimeyi çekip almak, yerine başka bir şey koymak…

Hazırım, evet.

Ama yalnızca buna mı?

Tutmaya da hazırım. Yapmaya, okşamaya, bir masanın üzerinden uzanmaya. İki avucumun arasına bir yüzü almaya.

Ben neden ilk önce dayanıklılığımızı düşünmüşüm?

Bunu sorunca o kız biraz sustu.

Ben de üzerine gitmedim.

Biliyorum çünkü. O zaman öyle gerekiyordu. Elinde ne kaldığına bakıp onunla devam ediyordu. Bir elini kullanamıyorsa diğerini uzatıyordu. Bazen aklına başka bir yol gelmiyordu.

Ah güzel çocuk…

Sana şimdi buradan akıl vermek kolay.

Gel, yanıma otur.

Kalemi yine sana vereceğim.

⸻

Superman meselesi çözülmedi bu arada.

Hâlâ tanışmıyoruz kendisiyle.

Artık havada yakalanmakla ilgili beklentilerim biraz değişti.

Anlaşılmak. Kuşatılmak.

Bunlar da oldukça doğaüstü gelebiliyor.

Üstelik pelerin gerekmiyor.

Sanıyorum bir sandalye daha yeter.

Masanın öbür tarafında var.

Bazen gözüm oraya gidiyor. Bunu bir eksiklik hissine dönüştürmüyorum. Suyu, ışığı, havayı, yastığı tek tek sorgulamıyorum bu sefer.

Bazı geceler yalnızca bir tane fazla olsun istiyorum.

Bir tane daha fazla sol yanıma.

Ve belki bir tane daha fazla sağ yanıma.

Her baktığımda konuşmak zorunda olmadığım ama konuşursam sesimin kendisine ulaşacağını bildiğim biri.

Sevgili suskun…

Bak, hâlâ sana benzer birine sesleniyorum.

Yalnız bu kez arada cevap da bekliyorum.

On yıl olmuş. Birkaç kelime birikmiştir herhâlde söyleyeceğin.

⸻

Taşa dönüyorum.

Eskiden daha ilk bakışta bitmiş hâlini görürdüm. Hemen. Daha dokunmadan. Neresi oyulacak, neresi inceltilecek, ışık nereden geçecek…

Sonra gördüğüm şeye öyle inanırdım ki, önümde duran parçaya bakmayı unuturdum bazen.

İçinden çıkabilecek olanı severdim.

Çıkmak isteyip istemediğini pek de sormazdım açıkçası.

Bu gece acele etmiyorum.

Çeviriyorum taşı.

Bir yüzü düşündüğüm gibi değil.

Öbür yüzü de.

Canım biraz sıkılıyor. Bunca şey öğrendikten sonra hâlâ canımın sıkılması hoşuma gitmiyor ayrıca. Gelişmiş insanın daha zarif tepkileri olmalı diye düşünüyorum.

Maalesef yokmuş.

Kalemi bırakıp bir süre bakıyorum.

Sonra hiç hesaba katmadığım bir çizgi görüyorum.

Oradan başlayabiliriz belki.

Biz?

Yine biz dedim bak.

⸻

Yarı değerli taşlar tarafından parçalanmaya razıymışım bir de.

Onu okuyunca sesli güldüm.

Kırılmanın malzemesini seçmişim kendime. Çakıl olmasın, mermer olsun. Madem olacak, biraz incelikli olsun demişim.

Ne tuhaf bir pazarlık.

Şimdi o cümleyi yazan elimi tutup masanın üzerine koymak istiyorum.

Şuraya.

Işığın iyice vurduğu yere.

Bir bakayım.

Hangi taşa dokunduğundan önce, nasıl olduğuna bakayım.

Bunu yapmayı biraz geç öğrendim.

Yine de öğrendim sayılır. Arada unutuyorum. Özellikle güzel bir ihtimal gördüğümde.

Güzellik karşısında hâlâ biraz dikkatsizim.

Bunu da dürüstçe söyleyelim.

⸻

Kalbim hızlanıyor.

İşte buna şaşırıyorum.

On yılın sonunda kendimi daha ağırbaşlı hayal ederdim. Daha az telaşlanan, cümlelerini tamamlayan, bir bakıştan sonra bütün geceyi yeniden düzenlemeyen biri.

Oysa bazen bir kelime yetiyor.

Masadaki bütün kâğıtlar aynı yerde duruyor. Ama ben artık başka bir şey çiziyorum.

Sonra kendime kızıyorum.

Yine mi?

Sonra kızdığıma kızıyorum.

Evet, yine.

Peki kalp?

Ne yapacaktı bu kalp?

Kendisine ayrılan yerde sessizce oturup geçmiş başarılarını mı anlatacaktı?

Bir zamanlar ne güzel çarpardım, diye.

Yok, hayır. Henüz değil.

Geçmiş o kadar da uzak bir ihtimal değil henüz.

Anlatacak çok da bir başarı var mı?

Bilmiyor hâlâ.

⸻

Korkuyorum elbette.

Güzel başlayan bir cümlenin devamını tek başıma yazmaktan korkuyorum. Birinin sesine alışmaktan. Bir gün bir şey olduğunda, düşünmeden onu aramak isteyecek kadar alışmaktan.

Ve sonra arayamamaktan.

Bunları eski yazıdaki kıza anlatıyorum.

Kaşlarını çatıyor.

Bu kadar düşünürsek hiçbir şey yapamayız, diyor.

Haklı.

Ama hiçbir şey düşünmeden yaptıklarımızı da hatırlıyorum.

İkimiz de bir süre susuyoruz.

Bu kez birbirimizi ikna etmeye çalışmıyoruz.

O benim içimdeki bütün kapıları açık tutmak istiyor. Ben arada pencereyi kapatıyorum. Çünkü cereyan yapıyor.

Birlikte yaşamayı öğreneceğiz.

Başka çaremiz yok. On yıldır aynı bedendeyiz.

⸻

Önümdeki çizimde boş bir yer kalmış.

Eskiden olsaydı hemen doldururdum.

Boşluk gözüme tamamlanmamışlık gibi gelirdi. Biraz daha çizgi, biraz daha emek, biraz daha benden koyardım.

Bu kez kalemi oraya götürüyorum ama duruyorum.

Belki buraya sen bir şey koyarsın.

Belki benim aklıma gelmeyen bir şey koyarsın.

Belki de boş bırakırız.

Bir ihtimal, bütün gece uğraşıp bulamadığım bir açıdan bakarsın. Ben önce itiraz ederim muhtemelen. Sonra kâğıdı kendime doğru çevirip bir daha bakarım.

Olabilir, derim.

Hatta güzel olabilir.

Bunu düşünmek hoşuma gitti.

Her şeyi önceden çizmemiş olmak bu kez çok hoşuma gitti.

Seni tanıyacağım yere kendi hayalimden birini yerleştirmemek.

Biraz merak etmek.

Biraz da bilmemek.

Bilmeyince korkuyorum tabii.

Orası henüz değişmedi.

⸻

Taş hâlâ masada.

Bu gece düşmüyor.

Ben de başına geçip ne zaman düşeceğini beklemiyorum. Altına destek koyuyorum, ışığı çeviriyorum. Sol elimle tutup sağ elimle ilk çizgiyi işaretliyorum.

Küçük bir çizgi.

Sonrasını henüz bilmiyorum.

Belki düşündüğüm yerden ilerlemeyecek. Belki başka bir biçim isteyecek. Belki bir noktada bırakıp uzaktan bakmam gerekecek.

Ama şu anda elim üzerinde.

Serinliğini hissediyorum.

İstiyorum bunu.

Bütün bildiklerime rağmen istemem biraz tuhaf geliyor. Sonra o kız. Eski kız. Yanımdan eğilip çizime bakıyor.

Ben demiştim, der gibi.

Peki.

Sen demiştin.

⸻

Ah sol yanım…

Seni susturamadım. Açıkçası, sustuğunda daha çok korktum.

Çarp.

Yalnız, bir yere yetişmek zorunda değiliz bu gece.

Sağ elim, çizmeye devam et. Beğenmezsek sileriz. Her çizdiğimizin sonuna kadar gitmek zorunda olmadığımızı da biliyoruz artık.

Boşluklar da güzel.

Ve sevgili sol elim…

Bu kez yalnızca beni toparlamak için bekleme.

Senin de dokunmak istediğin şeyler var, biliyorum.

⸻

On yıl önce sana bir söz vermişim.

Sen daha çok sevecek, ben hiç korkmayacaktım.

Ben o sözün kendi payıma düşen yerini tutamamış olabilirim.

Korktum çünkü.

Bazen tam elimi uzatacakken geri çektim. Bazen uzattım, bekledim, belli etmedim. Bazen ise korkmadığıma kendimi inandırmakla o kadar uğraştım ki ne hissettiğimi bile duymadım.

Şimdi duyuyorum.

Hem korkuyu hem isteği.

İkisi de burada.

Bu kez sana söyleyebilirim belki.

“Korkuyorum,” derim.

Sen hemen bir şey yapmak zorunda değilsin.

Biraz kal.

Ben de elimi masanın üzerinden uzatayım.

Sonrasına birlikte bakarız.

Sevgilerimle,

ZDB

Not: On yıl önce DB olarak başladığım bu bloga, on yıl sonra ZDB olarak devam ediyorum. Bu yazım, bu yolculukta yanımda olan herkese ithafen.

Bu yazı, 2016 tarihli “Korkarsan, Kaybedersin...” yazısına on yıl sonra verilmiş bir cevaptır.

30 Ağustos 2016 Salı

Korkarsan, Kaybedersin...

Sol yanım, sağ elim ve sol elim; olmasaydınız; ben, ben olmazdım..
Yarım kalırdım..
Eksik yaşardım...
Hırsa, gurura, korkaklığa ve inada terk etmiyorum sizi...
Cesarete, inanca ve sevgiye emanetsiniz...



Bazen 27. kattan düşer, kalkar ve yürürsünüz..

Nereye düştüğünüz ve nasıl düştüğünüzdür sonucu belirleyen...

Belki de dört ayak üzerine düşmüşsünüzdür, ya da Allah korumuştur, kim bilir..

Pekala, özel güçleriniz de olabilir..

Benim yok, düştüğüm yerden kalkma nedenim; ilk iki seçenekten biri olmalı..

O halde, teşekkür ederim..

Şayet tanıdığım bir Superman olsaydı, düşmeden havada tutardı belki...

Bak şimdi!

Şanslı hissederken nasıl da ters köşe oldum, öyle değil mi?



Gece uyandım, saat kaç bilmiyorum.

Bakmak da istemiyorum zaten,

Üsküdar ışıl ışıl..

Balkondan izinsizce içeri giren rüzgar ile ürperiyorum..

Uykum var, neyse ki çabuk geri uyuyacağım.

Kapıyorum gözlerimi..

Olmuyor.



Eksiklik ya da fazlalık sorguluyorum..

Sıcak fazla, yatakta bir yastık eksik, rüzgar fazla... Su? Evet, evet susamış olmalıyım, su eksik, ışık fazla; zifiri karanlık olmalıydı... Sonra, sıcak da olsa, yorgan eksik... Fazla... Eksik... Liste ne kadar da kalabalıkmış.

Uyuyamamama şaşmamam gerek.

Başka?

Sol elimin işaret parmağı kesik o acıyor biraz.

Öyle mi?

Sonra..

Sağ dizimi de mermere çarpmıştım bugün..

Demek öyle..

Yok değil!

Anlayış eksik, bakış eksik, sükunet eksik, bazen de sükunet fazla...

Bir dolu eksik, bir o kadar da fazla var..

Kalp eksik mesela.. Bilek eksik... Masa eksik, sandalye de..

Hava eksik, ciğer eksik, alveoller.. Onlar da eksik..

İnsan eksik..

Tolerans, sevgi, hoşgörü, saygı, inanç...

Hepsi eksik..

Bir mide bulantısı baş gösteriyor, uyuyamamamın mide bulantısına evrilişi ile yüz yüze geliyorum bu kez...

Doğrulmuyorum..

Bir ret bir davet. bir beyaz sihir miydi?

Gelsin diye bekliyorum neredeyse 1 yıl olmuş..

Yine neden ihtiyaç duyuyorsun, semavi bir afet mi gerek diye soruyorum kendime...

Artık öğrendim kendi kendimi kaldırmayı...

Ne de güzel kalkıyorum ama..

Bahanem de var, susadım...

Yine de biraz sohbet etsek; ne güzel olmaz mı sevgili suskun?


Yağmur da yağmıyor aksi gibi, damlacıklardan da medet ummak mümkün olmuyor..

Ne göz buruna, ne de burun dudağa dönüşebilir bu durumda..

Akıp bozulmazlar da..

Hiç var olmamış bir şeyin en iyi tarafı, bozulamaması galiba..


Var olduğunda kaybolması sürecini düşünüp, var olmayışa şükür de edilebilir bazen..

İyi ki var olmamış.. Çok şükür..

İyi ki denenmemiş çok şükür!

Orda bir dur işte..

Yukarıdaki yazıyı 19 yaşımdan 20 ye girdiğimde yazmışım.

O zaman bile denememiş olup kenara çekilmenin ne kadar yarım bıraktığından bahsetmişim.

Deneyip, kaybetmenin, daha tercih edilebilir olduğuna kanaat getirmişim.

Denemek için kalkmışım, yürümüşüm, koşmuşum, düşmüşüm, kanamışım...

Yine kalkmışım..

Kum torbaları eşlik etmiş bileklerime bazen...

Taşın altına koyduğum elimin parçalanışını izlemişim ve şükretmişim bir tane daha var diye..

Onu da koyabilirim demişim..

Ne yürek ama..

Ah güzel çocuk, onu saklasaydın bari..

Yok olmaz ki, sen olabilmenin de gereklilikleri var değil mi?

İnsan yükü ağır demişim bir yazımda, hep de taşımayı severim aksi gibi.. Omzumda az yük olunca eksiklik hissedenlerdenim..

Ne de güzelsin sol elim, sol yanım..


Sağ elim de iyileşmiş..

Yine iki elim olduğunu hissettiğim anda, kaya parçası arayışım su yüzüne çıkmış olsa gerek.

Ondan bu buluşma..


Bir dakika orada da bir hata var..

Artık kaya değil mermer parçası arıyorum..

Yarı değerli taş sınıfı parçalasın istiyorum elimi..

Onlarla tasarım yapıyorum gecelere kadar, parçalanacaksa, değerlisiyle parçalansın değil mi?

Çakılla, kayayla bolca parçalandı zaten..

Bu(!) kere de, yarı değerli taş ile parçalansın..

Tam değerliyle niçin değil diye soruyorum kendime...

Olmaz, tasarıma müsait değil diye yapıştırıyorum cevabımı.

Ne de net bir cevap..

Oyamayacaksam, işleyemeyeceksem, yalnızca devşirme bir yöntem ile o an için adapte edebileceksem, ne anlamı var ki elimi sürmemin?

Sürmediğim el de parçalanmaz..
İşte bu bir gerçek; dokunmazsan, koymazsan elini, parçalanmazsın!


İki elime bakıp gülümsüyorum yine.

Tuşların arasında oradan oraya koşuşturuyor parmaklarım.

Oldukça iyi görünüyorlar gözüme.

Tırnaklarımı da yemiyorum artık...

Tam olarak hazırlar parçalanmaya.

Taş da hazır belli ki..

Yükselmekte..

Kalbim hıp hızlı çarpıyor..

Ha düştü ha düşecek..


Mazoşist miyim yoksa?

Hayır değilim..

Ümit ediyorum yine..

Düşmezse, ne de güzel bir tasarım çıkacak o taştan biliyor musunuz?

Her renk her modelde üstelik..


Yükselişini izliyorum..

Sol yanım inliyor.

Sert, hızlı, güçlü..



Tasarlıyorum..

Çizimime bakıp beğeniyorum.

Taşa bakıyorum.

Bu tasarıma öylesine yakışacak ki..

Heyecanlanıyorum...


Tasarım taşa, taş da tasarıma çok yakışacak,

Devşirme değil içine işleye işleye bütünleşecekler..

Düşmezse, kırmazsa, kırılmazsa...


***

Ah bu kez bir kırılmasa..

Öyle güzel bir iş çıkartacağım ki ortaya, gözlerinizi alamayacaksınız.

Kalem elimde, elim taşın tam altında..

Tasarlıyorum ve bekliyorum..

Öyleyse; varlığı, cesareti, çarpıntıyı hissetmem normal..

Zaten öyle anlaşmıştık..

Sen daha çok sevecek, ben de hiç korkmayacaktım..

Öyleyse hoş bulduk, tekrar... Beyaz sihirli semavi afet!



Ah sol yanım; az daha sabır. Düşecekse de düşer...
Sağ elim; çizmeyi bırakma.. Korkma...
Ve sevgili sol elim; biliyorum, olur da yine parçalanırsam sen ordasın, düzelene kadar, yine beni taşırsın...

Sevgilerimle,

D.B




















On yıl sonra: “Korkuyorum. Yine de…”

17 Nisan 2012 Salı

2 soru, 2 cevap



Sen bana bu soruları sorduğunda;
Farkettim..

Şimdi bile kaçıyor olduğumu...

Yazılarımı okudum, kelimeleri evirip çevirip aynı noktaya getirdiğimi ama nokta koyamadığımı farkettim.

Hep üç nokta koymuşum sonlara...

Kaçmışım..

Söyleyemiyorum demişim..

Anlasın, demişim.

Kendi kendimden yardım istemişim, susarak.

Kabul etme yine ama kaçtığının kanıtı bu üç noktalar demişim..



Hiç yazmaya, olup biteni kendi gözlerimin önüne sermeye cesaret edemediğim olmuş muydu?

Pek çok kez!
Bazen öyle korkuyorum ki bu tuşlara basmaktan.
Köşe bucak kaçıyorum.
Günlerce açmıyorum bloğumu.
Kağıt kalem almıyorum yanıma derse giderken...
Günlerce çizmiyorum bile..

Dayanamadığım zamanlarda oluyor elbette,öyle zamanlar söz veriyorum kendime..
Yazdıklarımı, okumamak üzere yazıyorum.

Yazmak..
Bilmek ve kabul etmek aslında,
Kendine unutma şansı vermemek.
Reddetmekten, unutmaktan vazgeçmek.

Kendi kendine konuşmak.

Yazdığın konu hassas ise şayet her bir tuşun, içine büyük bir darbe gibi aksetmesine izin vermek.

Nakış gibi işlediğini sandığın yazın , her kelimesiyle acıtırken seni , dur diyememek.


Oldu evet...

Bu cesareti gösteremediğim oldu, hemde pek çok kez..

Ve hala oluyor..

Şimdi yazsam kelimeler akar ve ben önüne geçemem biliyorum.

Ama yine cesaretim yok..

Düşünmeye, yazdıklarımı kabul etmeye, cesaretim yok..

Bir ışık bile yok...

Nokta koyduğumda, yaşayacağımı bildiğim şeyi yaşamaya cesaretim yok

Yazının bitmesi tüm bu darbeler zincirinin sonu değil çünkü..
Bittiğinde geçeceğini sanmak yanılgısı ilk sözcüğe gözlerimin kaymasıyla son bulur biliyorum.
Bir başkasının yazısını okur gibi içerim kendi kelimelerimi,
Tekrar tekrar okur, tekrar tekrar aynadaki aksıma bakarım,

Gördün mü?

Cevap için beklerken bile düşünmek yordu beni..

Bir de yazsam...



Yanlış yolda yürümek, doğru yolda beklemekten iyi miydi?

Yanlış olduğunu bildiğim bir  yolda yürüdüm ben.
Yürüken öyle mutluydum ki.

Yanlış olduğu aklımdan çıktı..
Yol altımdan akarken ayağım takılıp düşene kadar yürüdüm.

Her adım deneyimdi ve büyüdüm.

Doğru yolda bekleseydim, pek çok şey kaçıracaktım.
Düştüğüm için kanayan yerlere baktığımda ,
Evet acıyor, yalan söyleyemem..

Ama yine başa dönsem yürürdüm..

Doğru olan beklemekti belki..

İyi olan..

Güzel olan..

Yıpratmayan..

Ama bekleseydim, ben, ben olamazdım.

Şimdiyse doğru yolda mı bilmem ama bekliyorum...

Yanlış yolda yürümeyen hiç bir zaman doğru yolda bekleyemez kanımca...

Doğru yolda yürümek de bir seçenek,

Belki tüm bunlar bir tarafa tek düşünülmesi gereken odur.

Ve yanlış demişken...

Sahi yanlış nedir ki?

Yanlış yol,
Yolun başındaki sıfata yabancılaştım şuan ..

Zaman, mekan, durum...

Yanlış diye birşey yoktur belki de..

Zamansızlık vardır mesela,

Mekansızlık..

Kararsızlık..

Yanlış değil yapılan pek çok şey için uygun sıfat..

Bilmiyorum..

D.B



19 Mayıs 2011 Perşembe

''Je t'aime''

''Je t'aime'' cekimini inceliyorum 2 gündür... Çekimin konsept tasarımcısı Z. Berhan Yılmaz, fotoğraf sanatçısı ise Mehmet Erzincan. Ne kadar begendigimi yada yaratici buldugumu bilmiyorum soylememe gerek var mi? Kotu birsey yazip daha gercekci görünmek de isterdim ama 20 yas deneyimim yeterli değil sanirim ''detaylica'' incelemeye devam ettiğim bu cekime dair ......... olsa daha iyi olurdu cümlesi kurabilmek için. Bu işte imzam olsun delice isterdim ama bunu söyleyebilirim.




Öncelikle çekim inanılmaz eğlenceli görünüyor, kocaman pandaları ve iyi kombine edilmiş parçaların eşlik ettiği modelleri barındıran kareler kesinlikle nerde olursa olsun dikkat çekmeyi başarıyor.Panda bir karede modele kırmızı halıda eşlik ediyorken, diğer karede karşısında durup , onunla öpüşüyor, uzaktan uzağa acı acı onu izlediği ve modelin pandaya sırtını döndüğü kare de çok güzel bence.Ama en çok panda'nın modelle tango yaptığı kareyi sevdim. Çekim için yapılan mekan tercihleride bence çok başarılı, her kare için farklı bir mekan seçilmiş. Mekanlar iki karekteri adeta bakanın gözüne sokuyor ve arka planda, sade ama etkileyici bir fon oluşturuyor. (önde olma, arkada olma durumu her kare de çok belirgin)


Çekim sanki modaya aşık olan, onun için acı çeken, ona tutkuyla bağlı ve ona yakın durmaya çalışan; yinede kendine özgü tarzından çok ödün vermek istemeden tüm bunları yapmayı deneyen bir pandayı anlatıyor ve bu noktada modayı kendinize uydurarak ona uyun der gibi...



Bir taraftanda çok sevimli bir hayvan kullanarak belki ''moda'' ve ''hayvan'' barıştırılmaya çalışılmış, birinin diğerine zarar vermeden de güzel sonuçların ortaya çıkabileceğine işaret edilmek istenmiştir... Diye düşünüyorum ben... (Her dönem de kürkün moda olması, tasarımcıları ikiye bölmüş durumda çünkü...)





Bilmem..




Berhan bey'e sormak lazım, kendisi Borusan Flarmoni Orkestrasının konsept tasarımcısı ve yoğun bir dönemde, sorsak cevap verir mi acaba??


...


...




Bir cekim incelerken birkac gun boyunca tekrar tekrar ayni karelere dönerim genelde, farkli detaylar bulmaya calisirim. Bu cekimde de detaylari yakalamak icin çabaladim... Çabaliyorum.. Görmek istedigin kareyi önce hayal etmek sonrada yaratmak harika olsa gerek, tek bir karede bütün bir hikaye.. üstelik karakterler betimlemeye gerek kalmaksızın göz önünde olduğundan daha canlı ve bir kismi bakanin hayal gücüne bırakıldığından daha geliştirilebilir...





Konsept tasarımını yapan için yorumları duymak da muhtesemdir eminim, kendi hikayelerinin baska zihinlerde ne yone evrildigini gözlemlemek , çok sihirli olmalı...

18 Mayıs 2011 Çarşamba

Taşkışla'dan Taksim'e...

Taşkışla’dan her çıkış öncesi zorunluluk haline gelmiş gibi görünen bir ritüel tekrar eder. Ağır kapı itilir ve koca bir şehrin ortasında, tıpkı bir hazine gibi dışarıdaki hengâmeye inat huzurlu orta bahçe karşılar, geçiş ve çiğnenme mekânı olmaya itiraz eden orta bahçe duraklatır. Bir sigara ile selamlayarak, bir diğer kapısına yönelip hoşça kal dersiniz, huzurlu dikdörtgene…

Hep bir bekleme vardır bu taş yapıya giriş ve çıkışlarda, gerçekten denk mi gelir yoksa sadece bu binadan ayrılma ya da binayla birleşe sonucu, bilinçaltının duraksamasının bedene yansıması mıdır bilinmez…

Duraksama sonrası taş yapı sırta alınıp; sol koldaki yol yutulur. Solda Taşkışla uzanırken göz ileride ışıklara kayar, hız ayarlanır, ışığa yetişilir ya da her zaman olduğu gibi son anda kaçırılır.

Her ışık bekleyişinde solda gökyüzünü delen, sizi çiğneyen Ritz Carlton hırsla daha da, daha da yükselmek ister gibi karşılar bakışlarınızı. Gülümsersiniz, huzurlu dikdörtgen ve içinde yaşayanlarla nasıl bir tezatlık oluşturduğu çakar beyninizde aniden, bu trajediye kim bilir kaçıncı kez gülümseyerek geçer ve sağınızda Ceylan oteli sevgiyle bağrınıza basarak, saygı duyarak selamlarsınız, hırslı rakibi ile kıyaslandığında bu sevgi ve saygı duygularının kuvvetlenmesi kaçınılmazdır. Çokça mağrur görünür gözünüze.
Yokuş yukarı yürümeye devam ederek sağda yeşil ile karşılaşır, solda bitişik nizam yapıların önünden geçerek ilerlersiniz. Mümkün olduğunca yeşilden uzak ama inşaat ve tadilat çalışmaları nedeniyle solda da çok olamayarak; bazen sol bazen sağ ritmik ama plansız bir akışın içinde yerinizi alırsınız.

Bir süre sonra öğrendiğin içselleştirdiğin, meydan tanımını karşılamayan ama meydan adını alan o yere gelene kadar akış içinde devam eder ve solda batı yakası hikayesi ile karşılaşınca durur bakış atarsınız, örnek cepheye.

Meydan olup olmadığını sorgulayıp durduğunuz çiğneme alanı ile karşılaşma hep hızlı olur. Duraklatmaz! Seri, işini yapan bir memur gibi; işini yapar ve aktarımınızı tamamlar. Bir an durup bu iş kolik adama şöyle bir bakarsanız çekinmeden ekşittiği yüzüne; acele etmenizi öğütleyen bir bakış yerleştirir. Mecbur devam edersiniz…

Moda tasarım workshop'u(m)...

Bir workshop'a katıldım geri dönüşümlü malzemeler kullanarak tasarım yapacaktık...




Ortaya güzel tasarımlar çıkar ise, worshop'un akabinde bir çekim yapılacaktı; bir derginin eko ekinde yayımlanmak üzere...


Ben tasarımımı hayata geçirmek için; gazete ve tutkal kullanmayı seçtim, sonrada nasıl birşey yapmak istediğime dair hayaller kurup eskizler yapmaya başladım...


Oldum olası kabarık etekler uzun balo elbiselerini severim ben... Çocukken barbie bebeklerime de hep uzun kabarık eski fransız soylularının giydiği tarzda elbiseler dikerdim zaten...(büyükbabam ve büyükannem terzi çok ufak yaşta iğne iplik ile tanışma fırsatım oldu)


Hayalimde hep barok üslubunda bir sarayda, büyük bir baloya farklı tasarımlarla gider gelirim ben... Her balo için farklı bir elbise ve farklı bir barok üslubunda saray hayal ederim...


Madem hiç bir sınırlama ya da yönlendirme yok bu workshopta gazetelerden kabarık etekli upuzun bir elbise yapsam diye düşündüm sanırım çok da iyi yapmışım, sonucta ortaya çıkardığım şeyi ben çok sevdim...


p.s Çekim için gelen fotoğraf sanatçısı (Kerem Çobanlı) workshop için yapılan çekimde benim modellik yapmamı isteyince hem yazdım hem oynadım tadında birşey oldu... (Başka tasarımlarla poz vermek de güzel ama...) kendi tasarımını giymek ve poz vermek ne büyük mutlulukmuş anlatamam... Çekime ait 2 kare ekliyorum, bakalım sizin beğeninizi kazanacak mı?

17 Mayıs 2011 Salı

''Gerçek efsaneler'' çekimine dair...






Çekimde proje ve moda editörü olarak Z.Berhan Yılmaz ve fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede’nin imzası bulunuyor. ‘’Gercek Efsaneler’’ kadına yönelik şiddeti ‘’Türkiye’de ve dünyada pek çok kadının başına gelen dayak, gasp ve tecavüz olayları sonrasında alınamayan sonuçlar –neticesizlik- dolayısıyla ömür boyu

psikolojik olarak zedelenen kadınları’’,çarpık kentleşme ile bir arada ele alıyor..


Çarpıcı bir o kadar da trajedik bu konuyu moda diliyle vurgulayan çekim elbiseler trendi ile mağdur kadınları buluşturuyor…

Karelerdeki ironi öyle yüksek dozda ki; bakan kişi de rahatsızlık duygusuyla birlikte hayranlık uyandırıyor. Çekim sıradanlıktan uzak, her seferinde bir sonraki karede ne ile karşılaşacağını merak ediyor insan. Modellerin yüzlerine yerleşen ifadeler , mekan seçimleri, kullanılan aksesuar ve kıyafetler, renkler … hikayeyi çok iyi anlatıyor ve biribirini tamamlıyor, öyle ki; aynı konsept için alternatif bir çekim düşünemiyor insan.Ne başka bir mekana koyabiliyor bu hikayeyi, ne de başka modelleri bu hikayeye dahil edebiliyor.


Tesadüfen anın yakalanması sonucu mu yoksa planlanarak mı fotoğrafa dahil olduklarını bilmediğim mekan sakinlerinin karelere dahil oluşları da çekimin en ilginç taraflarından biri. Her kare ilk anda farkedilmeyen ama detaylı incelendiğinde göze çarpan pek çok ayrıntı barındırıyor , bu da fotoğrafların herbirini tekrar tekrar incelemeye ve yeni ayrıntılar aramaya itiyor kimseyi.




Farklı Bir Yerden yakalamak...


Günümüzde kadına şiddet o kadar normalleştirildi ki olaylara seyirci kalmayı garipsemez olduk. Hem döver hem sever sözü birçok kadında nefret duygusu ve belirgin bir , iğrenme hissi yaratıyor. Evet! Peki ya sonra? Aslında o kadar...

Hepimiz 3. sayfa haberlerine şöyle bir göz atıp, ''kadın kocası tarafından vahşice katledildi'' ''reddetmek canına mal oldu'' ''vücudunun çeşitli yerlerine bıçak darbeleri alan genç kız kurtarılamadı'' '' asansöre kadar takip edip ,vahşice öldürdü'' ''tecavüze uğradı'' '' gasp edildi'' ''taciz edildi'' haberlerini hergün okuyoruz, günlük işlerimiz arasında, burç bölümü yada spor sayfası okumaktan ne farkı kaldı?


Bilinç altımız'ın günlük karşılaştığı başlıklar listesi olsa zirveye oynamaz mı bu başlıklar?


Ee..?

Ee'si yok aslında?

Pardon var!! Verilen ağır cezaları kutluyoruz, protestolarımızın sonuç vermesini kutluyoruz.


Sonra küçük bir kız annesini (boşanmak istemesi nedeniyle), öldüren babasının ağırlaştırılmış müebbet hapis ile cezalandırılmasını zafer işareti ile kutluyor biz gazete haberi yapıyoruz... (Yapanları okuyoruz da olabilir..) (ceza annesini geri getirmiş babasını düzeltmiş, ufak kız kimsesiz kalmamış gibi bizde kutluyoruz).


Bir protesto ediyoruz, bir kutluyoruz... (gerçek ama bu resmen zafer algısı oluştu bizde cezlar sonrasında, bir yaz önce bir kızın öldürüldüğü cinayette de zanlı aylar sonra bulununca kol kola girip bir halay çekilmediği kalmadı mı?? Ben mi yanlış hatırlıyorum?)


Ben bu gün bir gazete haberi okudum; genç bir kız ona aşık olan adamı reddetti diye öldürülmüş yine. Adam pişmanım ama beni defalarca reddetti demiş; onu da protesto edelim bir müebbette ona versinler onu kutlayalım... Yarın, sonraki gün ve daha sonraki gün de...

Başka bir yol denemek için kaç kere daha 3. sayfa 'yı çevirmemiz gerekir ki??


Belki de çözüm mahkeme önünde protestolarla gelmez?? Belki başka bir yönelim gereklidir.


Belki evde kendi oğlunu büyütmekle başlar herşey...


Sahi nasıl büyütüyorsuz oğlunuzu?


Bilmiyorum... Çözümü bilsem yazardım...


Tek bir çözümü olduğunu da sanmıyorum zaten, ama belki yanlış yapmamakla başlarız diye düşündüm ben...







P.s Moda hep üzerine az düşünülen birşey gibi bir kenara itilir(elbette bu şekilde bir algıya sahip olmayan bir kitle bulunmakta), onunla uğraşanlar biraz boş(!) (ki bu cümlede boş sözcüğü sadece öylesine! bulunuyor) olarak nitelendirilir. Hep daha dünyevi(!) işlerdir meşguliyetleri...

Birileri bir değişiklik yapmak istemiş olmalı...

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Araştırmam... Mekan algısı düşünceleri yönlendirme de nekadar (da) etkiliymiş?(!)

Fotoğraf karelerine bakan kimselerin ; bu kareleri nasıl algıladığını ve mekan seçiminin bu algıyı yönlendirmede ne derece etkili olduğunu tespit edebilmek için öncelikle mekanın iyi kullanıldığı ve konsepte anlam kattığı bir çekim bulmalıydım. Moda çekimlerini ve belirli bir konsept dahilinde yapılmış çekimleri inceledim, ve bir tanesinde neredeyse konseptine aşık olarak karar kıldım ‘’Gerçek Efsaneler’’ .

Çekimde proje ve moda editörü olarak Z.Berhan Yılmaz'ın ve fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede’nin imzası bulunuyor.


İlk adım olarak; ikisine de birer mail gönderdim. Çekimin ana fikriyle ilgili ve mekan seçimi konusunda neden böyle bir mekan seçmeyi tercih ettiklerine dair, yorum yapmalarını istedim. Aynı zamanda çekime ait elimde 6 kare vardı ve mümkünse bana birkaç kare yollayıp yollayamayacaklarını sordum .

Mail göndermeden önce cevap alıp alamayacağıma bile emin değilken, gerçekten çok nazik iki insan ile karşılaştım.

Özetle;

Fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede; kadına şiddeti ve çarpık kentleşmeyi ele alan bu çekim''gerçek efsaneler'' için doku ve renk açısından uygun bulunan mekanın aynı zamanda gece kondu olmasi dolayısıyla modern gorunen sik kadin imajı ile bir carpisma ve ironizm yaratacağını düşünerek seçim yapıldığını söyledi.

Çekimin kosept tasarımcısı Z. Berhan Yılmaz ise; büyük şehirlerde, çarpık yapılaşmanın olduğu noktalarda, daha fazla cereyan eden kadın dramlarına dikkat çekmek amacıyla; uygun mekan olarak; gecekondu ve nispeten modern cephelere sahip yapıların bütünleşemediği , aynı zamanda farklı dünyalarının çarpık bütünlüğünü gösterebilen; çekimdeki yeri seçtiklerini söyledi.

Bunun üzerine 2. adımda çekimin felsefesini iyi yansıttığına inandığım ancak daha çok mekanın ön planda olduğu 2 kareyi çevremdeki insanlara konsepte dair hiçbir bilgi paylaşmaksızın gösterdim. Ve bu çekimin ne için yapılmış olabilceğine, ana temasının ne olduğuna dair fikir yürütmelerini ve neden bu şekilde düşünüklerini bana yazmalarını istedim. Sadece ana tema üzerine düşünmeye başlarken çekimin yapıldığı mekana dikkat etmelerini istedim.

Elime ulaşan 60 yorumun tamamına yakınında, çarpık kentleşme üzerinden yola çıkarak ana temaya ulaşmak için mekandaki gerilim irdelenmiş. Bunun dışında modeller ve mekanın tezat oluşturması da üzerine neredeyse her yorumda değinilmiş olan bir diğer unsur. Modellerin gerçek hayatta orada, o kıyafetler ile bulunmaları sonucunda oluşabilcek durum üzerinden gitmeyi tercih edenlerde var. Modellerin yüzlerinde makyaj ve bulundukları durum dolayısıyla mutsuz kadınlar üzerine bir ana tema belirlemeye çalışılmış pek çok yorumda.

Hiç bir şey bilmeksizin ana temayı tam olarak tahmin eden elbette çok az yorum vardı, ancak neredeyse hepsi ana temaya öyle yada böyle yaklaşmıştı.

Sadece iki kare üzerinden , yapılan yorumlar dikkate alındığında; ‘‘Fotoğraf Karesi’’ üzerinden konsepte dair düşünce ‘’tahminler’’ üretmeye; çekim yapılan mekan’ın tercih nedenini sorgulayarak başlamak , doğru bir başlangıç gibi görünüyor.

Kişilerin düşünme süreci sonunda ulaştığı noktalar farklı bile olsa, düşünmeye başlama noktaları aynı gibi. Buradan hareketle fotoğraflardaki mekan seçiminin kişilerde benzer algılara yol açtığını söyleyebiliriz.

O halde doğru yapılmış bir mekan seçimi ile kişi hedeflenen başlangıç noktasına yakın bir noktadan ya da hedeflenen noktadan düşündürülmeye başlanabilir.

Sonrasında…

Kullanılan kıyafetler, modellerin duruşu, yüzlerindeki ifade, kullanılan aksesuarlar, mekânın içinde bulundurduğu değişkenler… Yorumlayış farklarına neden oluyor.

Böylece…

Başlangıçta mekan algısnın etkisiyle; benzer olan görüşler; mekan harici etkenler ve bu etkenlerin yarattığı algılar devreye girdikçe farklılaşıyor.

‘’Diğer’’ etkenlerin yarattığı ‘’algı’’ da benzerlikler yaratmak, mekan seçimi ile ortak bir algı yaratmaktan daha zor gibi görünüyor.

Bu da mekan seçiminin konsept çekimlerinde yada moda seçimlerin da fark etmeksizin hedeflenen düşüncenin oluşturulmasında çok etken olduğunu gösteriyor.

BENCE…



Aşağıda bu çekime ait birkaç kare ekliyorum, belki araştırmama katılmak istersiniz... Süregelen bu süreçte birşeyler ekledim araştırmama, belki sizin yorumlarınız da başka bir taraftan konuyu irdelememi sağlar... İleride (yapabillir isem) yüksek lisans tezimi oluşturur belki de...





 

Concept styling'de mekan seçimi yaratılmak istenen algıda ne kadar etkilidir ya da etkili midir sizce? Ben merak ettim araştırdım...

Moda çekimlerinde ; markanın sezon koleksiyonuna dair bir çekim yapılıyorsa asıl amaç parçaların ön plana çıkarılacağı bir çekimdir. Asıl olan parçalardır. Öncelikle seçilen parçaları tamamlayacak bir hikaye belirlenir. Hikaye parçalar diliyle anlatılırken karakter ve mekan hikayeyi ortaya çıkaracak diğer iki temel unsurdur.



Modelin tipi, saçı, makyajı ve duruşu bu hikayeye uygun olarak belirlenir mekan da yine hikayeye uygun olarak tasarlanır yada hazır bir mekan ise bu doğrultuda seçilir. Parçaların direk göze çarpacak şekilde planlanması; mekanın ve modelin geri planda kalması yada parçanın mekan ve modelle birleşerek bir bütün içinde algılanması konsept tasarımcısı, styling'cinin o koleksiyon içi hayal ettiği hikayeye bağlıdır.



Konsept çekimlerinde ise önemli olan temayı vurgulamaktır. Bu kez hikayeye uygun parçalar, model ve mekan seçilir ve asıl olan hikayedir.



Her iki durumda da de mekan içinde mekan tasarlanabilir yada mevcut bir mekan hikayeye uygun tarafları vurgulanarak kullanılabilir.



Mekan algısı hikayedeki en temel unsurlardan biridir, Fotoğrafın bir bölümünde bulunan model ve parçalar’a nazaran bütününü içine alan mekan , insanın algısında hikayenin fonu gibidir. Fotoğrafa bakan bir insan ilk olarak mekanın içinde modelin ve parçanın bulunduğu kısmı arar ve odaklanır. Kafasında yazdığı hikayede de önce hikayenin geçtiği yere uygun bir başlangıç yapar daha sonrada karaktere ve parçalara yönelir. Bu durumda başlangıç çok önemlidir , doğru bir seçim; kişiyi doğru bir başlangıca yönlendirir ve bundan sonra kurgulanacak hikayenin aktarılmak istenene yakın olmasını garantiler.



Ya da garantiler mi acaba?



Bu sorunun yanıtını bulmak üzere bir araştırma yaptım...



p.s Araştırmamı başka bir başlık ''Araştırmam üzerine...'' altında yayımlamayı planlıyorum=)

Akım ve tasarım üzerine...

Her akımda farklı duruşlar , değişik bakış açıları mevcuttur. Dahil olanlar için ortak bir payda da özgünlüğü tutturmaktır asıl olan …



Her yeni görüş bir artıdır… Sağlamlaştırır, güçlendirir akımı…



Tüm bu farklılıların ortak bir cümlesi olur; o cümle de akımın sözüdür… Modernizmde de böyledir bu.. Sürrealizmde de.. Empresyonizmde de…



Modayı ele alacak olur isek aynı akımdan etkilenmiş, her tasarımın ortak bir dili vardır… Buluştuğu kavuştuğu bir nokta… Ancak özgündür tasarım kelimesini hak eden; ince çizgide yürümek gibidir bir akımı taklit etmek yerine ona bir artı olarak eklenmek…



Tasarım; Düşüncedir, algılayıştır, yorumdur,dışavurumdur...



Birşeye bakmak değil o şeyi görmek, gördüğünü anlatmak için kelime tasarlamaktır…



Bazen protestodur,kınamadır , bazen kutlamadır…



Propagandadır gerektiğinde…



Kendini ifade edebildiğin tepkilerini ortaya koyabileceğin herşeydir.



Tasarımcısı için kimliktir…



Yalnızca cümleye dönüşmeli, dönüştürülmelidir…



Çokca kelimesi ve sözü varken dilsiz kalmış bir karekterin betimlemesi gibidir.



Stylingle buluştuğu noktada, koordine edilir kelimeler ‘’parçalar’’ ve sese ‘’görüntüye’’ dönüşür...



Parçalar ile iletişim kurmak; her birini, yaratılmasına neden olan, cümle içinde kullanmak stylingci’nin marifetidir.



Doğru seçimler,iyi kombinasyonlar sağlar. İstenilen yere vurgu yapmayı sağlayacak; kararlı, tutarlı ve etkileyici kareler verir.



Ses çağlamaya başlar…