“Korkarsan, kaybedersin.”
Demişim.
On yıl önce.
O kadar emin yazmışım ki, şimdi karşısına geçip bir şey söylemeye çekiniyorum. İtiraz etsem, elindeki kalemi masaya bırakıp bana uzun uzun bakacak o kız.
Ne oldu, diyecek.
Korktun mu?
Biraz.
Biraz mı?
Peki. Bazen oldukça.
Ama otur. Hemen kızma. Sana anlatacaklarım var.
⸻
Gece yine uyanığım.
Bu kez uyandığım için değil; henüz yatmadığım için. Arada bir fark var. En azından sabaha karşı kendime böyle açıklıyorum.
Masada bir bardak su duruyor. Susamayı beklemeden getirmişim. On yılda edinilmiş küçük bir beceri. Küçümsemeyelim.
Bir de taş var.
Evet, hâlâ.
Kâğıtların yanında, ışığın altında. Elimi üzerinde gezdiriyorum. İncecik bir damar geçiyor ortasından. Parmağımla takip ediyorum; dönüyor, kayboluyor, başka bir yerden yeniden beliriyor.
Buradan çalışılır mı, diye düşünüyorum.
Sonra ışığa biraz daha yaklaştırıyorum.
Belli ki uyumayacağım.
⸻
Eski yazımı okuyorum.
Sol yanım, sağ elim, sol elim…
Hepimiz buradayız.
Sağ elimin bir parmağında hâlâ kalemi fazla sıkmaktan oluşan o küçük sertlik var. Sol elim kâğıdın köşesini tutuyor. Ben fark etmeden yapıyor bunu. Yıllardır.
Sol yanım hakkında aynı sakinlikle konuşamayacağım.
Biraz önce gayet iyiydi. Sonra aklımdan bir ihtimal geçti.
Aslında yalnızca geçti.
Kendisine yer gösterilmedi. Herhangi bir söz verilmedi. Hatta oturması bile teklif edilmedi.
Ama o hemen ayağa kalktı.
Buyurun, dedi.
Buyurun, biz sizi bekliyorduk.
Biz mi?
Benim neden bundan haberim yok?
⸻
On yıl önce ellerime bakıp parçalanmaya hazır olduklarını yazmışım.
Okuyunca gülümsedim şimdi.
Sonra elim, diğer elimin üstüne gitti.
Öylece kaldı.
İnsan kendi yazdığı bir cümleye dokunmak isteyebiliyormuş. İçinden bir kelimeyi çekip almak, yerine başka bir şey koymak…
Hazırım, evet.
Ama yalnızca buna mı?
Tutmaya da hazırım. Yapmaya, okşamaya, bir masanın üzerinden uzanmaya. İki avucumun arasına bir yüzü almaya.
Ben neden ilk önce dayanıklılığımızı düşünmüşüm?
Bunu sorunca o kız biraz sustu.
Ben de üzerine gitmedim.
Biliyorum çünkü. O zaman öyle gerekiyordu. Elinde ne kaldığına bakıp onunla devam ediyordu. Bir elini kullanamıyorsa diğerini uzatıyordu. Bazen aklına başka bir yol gelmiyordu.
Ah güzel çocuk…
Sana şimdi buradan akıl vermek kolay.
Gel, yanıma otur.
Kalemi yine sana vereceğim.
⸻
Superman meselesi çözülmedi bu arada.
Hâlâ tanışmıyoruz kendisiyle.
Artık havada yakalanmakla ilgili beklentilerim biraz değişti.
Anlaşılmak. Kuşatılmak.
Bunlar da oldukça doğaüstü gelebiliyor.
Üstelik pelerin gerekmiyor.
Sanıyorum bir sandalye daha yeter.
Masanın öbür tarafında var.
Bazen gözüm oraya gidiyor. Bunu bir eksiklik hissine dönüştürmüyorum. Suyu, ışığı, havayı, yastığı tek tek sorgulamıyorum bu sefer.
Bazı geceler yalnızca bir tane fazla olsun istiyorum.
Bir tane daha fazla sol yanıma.
Ve belki bir tane daha fazla sağ yanıma.
Her baktığımda konuşmak zorunda olmadığım ama konuşursam sesimin kendisine ulaşacağını bildiğim biri.
Sevgili suskun…
Bak, hâlâ sana benzer birine sesleniyorum.
Yalnız bu kez arada cevap da bekliyorum.
On yıl olmuş. Birkaç kelime birikmiştir herhâlde söyleyeceğin.
⸻
Taşa dönüyorum.
Eskiden daha ilk bakışta bitmiş hâlini görürdüm. Hemen. Daha dokunmadan. Neresi oyulacak, neresi inceltilecek, ışık nereden geçecek…
Sonra gördüğüm şeye öyle inanırdım ki, önümde duran parçaya bakmayı unuturdum bazen.
İçinden çıkabilecek olanı severdim.
Çıkmak isteyip istemediğini pek de sormazdım açıkçası.
Bu gece acele etmiyorum.
Çeviriyorum taşı.
Bir yüzü düşündüğüm gibi değil.
Öbür yüzü de.
Canım biraz sıkılıyor. Bunca şey öğrendikten sonra hâlâ canımın sıkılması hoşuma gitmiyor ayrıca. Gelişmiş insanın daha zarif tepkileri olmalı diye düşünüyorum.
Maalesef yokmuş.
Kalemi bırakıp bir süre bakıyorum.
Sonra hiç hesaba katmadığım bir çizgi görüyorum.
Oradan başlayabiliriz belki.
Biz?
Yine biz dedim bak.
⸻
Yarı değerli taşlar tarafından parçalanmaya razıymışım bir de.
Onu okuyunca sesli güldüm.
Kırılmanın malzemesini seçmişim kendime. Çakıl olmasın, mermer olsun. Madem olacak, biraz incelikli olsun demişim.
Ne tuhaf bir pazarlık.
Şimdi o cümleyi yazan elimi tutup masanın üzerine koymak istiyorum.
Şuraya.
Işığın iyice vurduğu yere.
Bir bakayım.
Hangi taşa dokunduğundan önce, nasıl olduğuna bakayım.
Bunu yapmayı biraz geç öğrendim.
Yine de öğrendim sayılır. Arada unutuyorum. Özellikle güzel bir ihtimal gördüğümde.
Güzellik karşısında hâlâ biraz dikkatsizim.
Bunu da dürüstçe söyleyelim.
⸻
Kalbim hızlanıyor.
İşte buna şaşırıyorum.
On yılın sonunda kendimi daha ağırbaşlı hayal ederdim. Daha az telaşlanan, cümlelerini tamamlayan, bir bakıştan sonra bütün geceyi yeniden düzenlemeyen biri.
Oysa bazen bir kelime yetiyor.
Masadaki bütün kâğıtlar aynı yerde duruyor. Ama ben artık başka bir şey çiziyorum.
Sonra kendime kızıyorum.
Yine mi?
Sonra kızdığıma kızıyorum.
Evet, yine.
Peki kalp?
Ne yapacaktı bu kalp?
Kendisine ayrılan yerde sessizce oturup geçmiş başarılarını mı anlatacaktı?
Bir zamanlar ne güzel çarpardım, diye.
Yok, hayır. Henüz değil.
Geçmiş o kadar da uzak bir ihtimal değil henüz.
Anlatacak çok da bir başarı var mı?
Bilmiyor hâlâ.
⸻
Korkuyorum elbette.
Güzel başlayan bir cümlenin devamını tek başıma yazmaktan korkuyorum. Birinin sesine alışmaktan. Bir gün bir şey olduğunda, düşünmeden onu aramak isteyecek kadar alışmaktan.
Ve sonra arayamamaktan.
Bunları eski yazıdaki kıza anlatıyorum.
Kaşlarını çatıyor.
Bu kadar düşünürsek hiçbir şey yapamayız, diyor.
Haklı.
Ama hiçbir şey düşünmeden yaptıklarımızı da hatırlıyorum.
İkimiz de bir süre susuyoruz.
Bu kez birbirimizi ikna etmeye çalışmıyoruz.
O benim içimdeki bütün kapıları açık tutmak istiyor. Ben arada pencereyi kapatıyorum. Çünkü cereyan yapıyor.
Birlikte yaşamayı öğreneceğiz.
Başka çaremiz yok. On yıldır aynı bedendeyiz.
⸻
Önümdeki çizimde boş bir yer kalmış.
Eskiden olsaydı hemen doldururdum.
Boşluk gözüme tamamlanmamışlık gibi gelirdi. Biraz daha çizgi, biraz daha emek, biraz daha benden koyardım.
Bu kez kalemi oraya götürüyorum ama duruyorum.
Belki buraya sen bir şey koyarsın.
Belki benim aklıma gelmeyen bir şey koyarsın.
Belki de boş bırakırız.
Bir ihtimal, bütün gece uğraşıp bulamadığım bir açıdan bakarsın. Ben önce itiraz ederim muhtemelen. Sonra kâğıdı kendime doğru çevirip bir daha bakarım.
Olabilir, derim.
Hatta güzel olabilir.
Bunu düşünmek hoşuma gitti.
Her şeyi önceden çizmemiş olmak bu kez çok hoşuma gitti.
Seni tanıyacağım yere kendi hayalimden birini yerleştirmemek.
Biraz merak etmek.
Biraz da bilmemek.
Bilmeyince korkuyorum tabii.
Orası henüz değişmedi.
⸻
Taş hâlâ masada.
Bu gece düşmüyor.
Ben de başına geçip ne zaman düşeceğini beklemiyorum. Altına destek koyuyorum, ışığı çeviriyorum. Sol elimle tutup sağ elimle ilk çizgiyi işaretliyorum.
Küçük bir çizgi.
Sonrasını henüz bilmiyorum.
Belki düşündüğüm yerden ilerlemeyecek. Belki başka bir biçim isteyecek. Belki bir noktada bırakıp uzaktan bakmam gerekecek.
Ama şu anda elim üzerinde.
Serinliğini hissediyorum.
İstiyorum bunu.
Bütün bildiklerime rağmen istemem biraz tuhaf geliyor. Sonra o kız. Eski kız. Yanımdan eğilip çizime bakıyor.
Ben demiştim, der gibi.
Peki.
Sen demiştin.
⸻
Ah sol yanım…
Seni susturamadım. Açıkçası, sustuğunda daha çok korktum.
Çarp.
Yalnız, bir yere yetişmek zorunda değiliz bu gece.
Sağ elim, çizmeye devam et. Beğenmezsek sileriz. Her çizdiğimizin sonuna kadar gitmek zorunda olmadığımızı da biliyoruz artık.
Boşluklar da güzel.
Ve sevgili sol elim…
Bu kez yalnızca beni toparlamak için bekleme.
Senin de dokunmak istediğin şeyler var, biliyorum.
⸻
On yıl önce sana bir söz vermişim.
Sen daha çok sevecek, ben hiç korkmayacaktım.
Ben o sözün kendi payıma düşen yerini tutamamış olabilirim.
Korktum çünkü.
Bazen tam elimi uzatacakken geri çektim. Bazen uzattım, bekledim, belli etmedim. Bazen ise korkmadığıma kendimi inandırmakla o kadar uğraştım ki ne hissettiğimi bile duymadım.
Şimdi duyuyorum.
Hem korkuyu hem isteği.
İkisi de burada.
Bu kez sana söyleyebilirim belki.
“Korkuyorum,” derim.
Sen hemen bir şey yapmak zorunda değilsin.
Biraz kal.
Ben de elimi masanın üzerinden uzatayım.
Sonrasına birlikte bakarız.
Sevgilerimle,
ZDB
Not: On yıl önce DB olarak başladığım bu bloga, on yıl sonra ZDB olarak devam ediyorum. Bu yazım, bu yolculukta yanımda olan herkese ithafen.
Bu yazı, 2016 tarihli “Korkarsan, Kaybedersin...” yazısına on yıl sonra verilmiş bir cevaptır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder